BASINDA YARGI HABERLERI 11.10.06 [METİN ÖZDERİN]

My Photo
Name:
Location: ANKARA, Türkiye

Thursday, October 12, 2006

11 EKIM 2006 CARSAMBA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

11 Ekim 2006 Tarihli ve 26316 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

MİLLETLERARASI ANDLAŞMA

2006/10994 Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Letonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İmzalanan, Diplomatik, Hususi ve Hizmet Pasaportu Hamillerine Vize Muafiyeti Tanınması ve Umuma Mahsus Pasaport Hamillerine Vize Kolaylıkları Sağlanmasına Dair Anlaşma’nın Onaylanması Hakkında Karar

BAKANLAR KURULU KARARI

2006/11042 Milli Savunma Bakanlığı Tarafından, 4734 Sayılı Kamu İhale Kanununun 3 üncü Maddesinin (b) Bendi Kapsamında Yapılacak İhalelere İlişkin 2003/6392 Sayılı Kararnamenin Eki Esaslarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Esaslar'ın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar

YÖNETMELİKLER

— Kırmızı Et ve Et Ürünleri Üretim Tesislerinin Çalışma ve Denetleme Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Kanatlı Hayvan Eti ve Et Ürünleri Üretim Tesislerinin Çalışma ve Denetleme Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

TEBLİĞ

— İthalatta Gözetim Uygulanmasına İlişkin 2005/5 Sayılı Tebliğ’de Değişiklik Yapılması Hakkında Tebliğ


BAROLAR BIRLIGI:'FRANSIZ BAROLARI VE ÜNIVERSITELERIYLE ILISIGI KESERIZ'.

-Türkiye Barolar Birligi, 'Ermeni soykirimi yapilmamistir' yönündeki beyanlara cezayi öngören yasa tasarisinin Fransiz Parlamentosu'nda kabul edilmesi halinde, Fransiz barolari ve üniversiteleriyle olan bütün iliskilerini kesecegini duyurdu.
-Barolar Birligi, 'Fransa'da 'Ermeni soykirimi yoktur' etkinlikleri düzenlemek gibi eylemleri birer birer yürürlüge sokacagiz' dedi.
ANKARA(ANKA)-Fransiz Parlamentosu'nun 'Ermeni soykirimi yapilmamistir' yönündeki görüslere ceza öngören yasa tasarisina bir tepki de Türkiye Barolar Birligi'nden (TBB) geldi. TBB, Fransiz Parlamentosu'nda görüsülecek olan bu tasarinin yasalasmasi durumunda Fransiz barolari ve üniversiteleriyle olan bütün iliskilerini keseceklerini duyurdu.
TBB Baskanligi, Fransa'daki yasa tasarisiyla ilgili bir bildiri yayinladi. Bildiride, 'Fransa'nin düsünce özgürlügü gibi kutsal bir kavrami, bir takim gündelik siyasal hesaplara kurban eden ve 21. yüzyilda hala geçmisteki emperyalist amaçlarini gerçeklestirmek pesinde olan çirkin yüzü karsisinda da sessiz kalamayiz' denildi.
TBB, 'Fransiz Millet Meclisi'nde görüsülen bu tasarinin kabul edilmesi halinde, Fransiz Barolari ve Üniversiteleri ile olan bütün iliskilerini kesecek ve Fransa'da 'Ermeni soykirimi yoktur' etkinlikleri düzenlemek gibi eylemleri birer birer yürürlüge sokacaktir' açiklamasi yapti.
TBB, yarin görüsülecek olan yasa tasarisini 'insanoglunun uzun yüzyillar büyük ve kanli mücadeleler sonucu kazandigi, 'insan derisi ile kapli' anayasalar ve yasalar ile güvence altina alinan düsünce özgürlügünü ortadan kaldiracak bir yasa teklifi' olarak niteledi. Yasa teklifinin temelinde 'siyasi hesaplar' olduguna isat eden TBB, Ermeni soykirimina iliskin iddialarla ilgili olarak da sunlari dile getirdi:
'Ermeniler de içeride Van'da isyan ediyorlar. 24 Nisan'da Ermeni ihtilalcilerin elebaslari Istanbul'da tutuklaniyor. Ermenilerin ilk yalani bugünü 'katliam günü' olarak ilan etmeleridir. Oysa ortada sadece, devletin güvenligi amaciyla yapilan tutuklamalar vardir.
Savasan ordu askeri degerlendirmelerin sonucu olarak, düsmanca tavrini açikça belli eden bu bölgedeki Ermenileri geride birakmamak için Anadolu'nun baska yerlerine ve Suriye'ye sürülme (tehcir) karari almistir. Bu konuda bir yasa çikarilmistir. O günün ulasim kosullari içinde yollarda açliktan, hastaliktan, eskiyalarin saldirilarindan can kaybi oldugu, büyük ve giderilmesi olanaksiz acilar yasandigi açiktir. Ancak bunu bir irki ortadan kaldirmak, yok etmek anlamindaki soykirimla bir ilgisi yoktur. Anadolu'nun çesitli yerlerinde hatiri sayilir bir Ermeni nüfusu her zaman olmustur. Hatta bunlar 1919?1922 arasinda Yunan kuvvetleri ile isbirligi yaparak Anadolu halkina karanlik ve izdirap dolu günler yasatmislardir. Amiral Bristol baskanligindaki bir heyetin 1919 yilindaki raporu bu konuda yadsinamaz bir belgedir.
Ayni tarihlerde donanimsizlik, ulasim zorlugu ve yiyecek sikintisi dolayisiyla Sarikamis'ta 90 bin Türk askerinin kaybedilmis olmasi devletin imkânlarini ve kosullari göstermesi açisindan dikkat edilmesi gereken bir noktadir. Ayrica Türk ordusu Çanakkale'de ve Arabistan çöllerinde de ayni yokluklari yasamis ve sayisiz askerini bu suretle kaybetmistir.
Rusya ve Fransa ordulari himayesinde Osmanli Imparatorlugu uyrugu Ermeniler genis çapta ayaklanmislar, bölgenin Türk, Kürt, Çerkez Müslüman halkini öldürmüsler, irz ve namuslarina saldirilarda bulunmuslardir. Bu konuda Rus generallerinin tanikligi vardir.
Güney Anadolu'da Maras, Ayintap, Urfa ve Adana'da Ermeniler Fransiz askeri kisvesi ile yine Türk Müslüman halki öldürmüslerdir. Bu kentlerimizin adlarinin basina sonradan eklenen Kahraman, Gazi ve Sanli eklerinin hangi gerekçe ile verildigini en iyi Fransizlar takdir edeceklerdir.
Bunun içindir ki Fransa kamuoyu, milletvekilleri bu olaylarda kendi sorumluluklarini unutmamak zorundadirlar. Fransa Türk halkina, Cezayir ve Vietnam'daki insanlik disi davranislari yaninda Güney Anadolu'da Ayintap'ta, Maras'ta, Urfa'da, Adana'da Ermenilere yaptirdigi vahsetin de hesabini vermek zorundadir. Ermenileri yüzyillardir birlikte yasadiklari halktan ve topraklardan koparmislar, peslerinden Fransa'ya götürmüslerdir. Bugün Fransa ve diger ülkelerde yasayan Ermeniler, öncelikle kendilerini sonuçsuz ve kanli bir maceraya sürükleyenlerden bunun hesabini sormalidirlar.
Bize Anadolu'da yaptiklarinin hesabini vermeyen bir halkin baskasindan hesap sormaya hakki bulunmamaktadir. Türkiye Cumhuriyeti'nin aralarinda Fransa'nin da oldugu emperyalist güçlerin türlü oyunlarina ve gizli-açik saldirilarina karsi verilmis bir Ulusal Kurtulus Savasi sonunda kurulmus oldugu unutulmamalidir.'(ANKA)
(LTF/ÇAG)
11.10.2006 TSI:10.51

Din ile devlet ayrılırsa kaos olur
Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, 'Müslümanlık'ta din ve devletin birbirinden ayrılması imkansızdır' dedi. Laikliğin toplumun yapısına göre ayarlanacağını savunan Prof. Ortaylı, 'Burada yeni bir adet çıkarmanın gereği yoktur' uyarısında bulundu.
Galatasaray Üniversitesi Hukkuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı, gündemdeki sıcaklığını koruyan laiklik tartışmaları konusundaki ses getirecek açıklamalarını Kırıkkale Üniversitesi'nin 13'üncü akademik yılı açılışında yaptı. Üniversitede ilk dersi veren Prof. Ortaylı, 'Kimse önüne laiklik için reçete alarak fark üretmeye kalkmasın' uyarısında bulunarak, şunları söyledi:
DİN 24 SAATİ AYARLAR
Din ve devletin ayrılması Yahudilik ve Müslümanlık'ta imkansızdır. Çünkü her iki dinde de din, insanların 24 saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkilerini değil, özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, karı-koca arasındaki ilişkileri ve devletle olan ilişkiyi ayarlar. Devlet ile din iç içe geçmiştir. Devlet ve devletin aygıtı olan bürokrasi ve ordu, insan hayatının toplum hayatının vazgeçilmez iki unsurudur. Dolayısıyla 'Din tamamen devletin dışına çıkmalıdır' gibi çok demokrat görünen görüşlerin, aslında böyle bir toplum için en büyük tehlike ve hatta kaosun başlangıcı olacağına hiç şüphe yoktur. Burada yeni bir adet çıkarmanın gereği yoktur. Çünkü bünyemiz böyledir. Bizim toplumumuzda laiklik, bilime, gelişmiş, çalışan bir cemiyetin içtimai gereklerine göre ayarlanır. Bunun örneği Batı'da yoktur. Hiç kimse önüne laiklik için reçete alarak fark türetmeye kalkmasın.'
Veli YILMAZ / KIRIKKALE [ AKSAM ]

Tanıklar Arslan'la yüzleşmedi
TÜRKER KARAPINAR Ankara/MİLLİYET
Danıştay 2. Daire Başkanı Mustafa Birden ve üyelerine yönelik 17 Mayıs'taki silahlı saldırıyı gerçekleştiren avukat Alparslan Arslan'ın da aralarında bulunduğu 9 sanığın yargılandığı davada, tanık olarak dinlenmelerine karar verilen Danıştay personelinin ifadeleri, sanıklarla yüz yüze gelmek istemedikleri için duruşmadan önce alındı.
İfadeler duruşmadan önce alındı
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, geçen duruşmada ifade vermeyen Danıştay personelinin mazeretlerini kabul ederek, bu tanıkların dinlenebilmesi için duruşma günü olarak 18 Ekim'i belirlemişti.
Ancak Danıştay personeli, "Sanıklarla karşılaşmak istemiyoruz. Gizli duruşmada ifade vermek istiyoruz" diyerek mahkemeye başvurdular. Mahkeme heyeti, tanıkların bu istemlerini kabul ederek ifadelerini duruşmadan önce almaya karar verdi. Arslan'ın saldırıyı gerçekleştirdiği gün Danıştay 2. Daire Başkanı Birden'in sekreteri Aynur Taslı, 2. Daire'nin bulunduğu 5. katın görevlisi Cafer Özbek ve çaycı Yılmaz Demir, dün mahkemeye gelerek ifade verdiler.
Güvenliği uyardık
Taslı, ifadesinde, 17 Mayıs günü odaya girerek "Mustafa Bey burada mı?" diye soran Arslan'a, "Burada iki tane Mustafa Bey var. Hangi Mustafa?" yanıtını verdiğini söyledi. Taslı, "Arslan, 'Mustafa Birden' deyince, kendisine heyet toplantıda olduğu için görüşemeyeceğini söyledim. Ancak bu sırada odaya girerek ateş etmeye başladı. Silah sesleri üzerine ben de bağırdım" dedi. Özbek de, Birden'e ateş edildiği sırada elindeki çay tepsisini Arslan'a doğru fırlattığını söyledi. Demir de, olaydan bir gün önce Danıştay'a gelen Arslan'nın davranışlarından şüphelenerek güvenliği uyardıklarını, saldırıyı görmediğini anlattı.

Çakıcı: Kabadayı olan benim, avukatım değil
Çakıcı, yurtdışına kaçışıyla ilgili davada mahkeme heyetini kızdıran avukatı adına özür diledi, “Avukatımın konuşmalarını tehdit olarak algılamayın. Tehdit etsem ben ederim” dedi
11.10.2006 VATAN
Çıkar amaçlı suç örgütü lideri olduğu iddia edilen Alaattin Çakıcı’nın yurtdışına kaçışıyla ilgili görülen davada avukat Muammer Demirtaş’ın sözleri tartışma yarattı. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın duruşmasına başka suçtan tutuklu olan Alaattin Çakıcı ile Gençağa Çakıcı’nın da aralarında bulunduğu bazı tutuksuz sanıklar katıldı.
Sanık avukatlarının bugüne kadarki bütün taleplerinin reddedildiğini iddia eden Avukat Muammer Demirtaş, “Soruşturma sırasında polis bir fezleke hazırlıyor. Bu daha sonra iddianame oluyor. Sonra savcının mütaalası oluyor. Savcının mütaalası da karar olarak ortaya çıkıyor. Böyle ise burada yargılama yapmamızın alemi ne? Biz neden burada bulunuyoruz? Siz neden maaş alıyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine Mahkeme Heyeti’nden bir üye, “Savunma hakkını saldırıya dönüştüyorsunuz” diye tepki gösterdi. Hakimlerle Demirtaş arasında kısa süreli bir tartışma yaşandı.
ŞU ELİNİZİ SALLAMAYIN
Üye hakimin “Bağırmayın” şeklindeki uyarısına Avukat Demirtaş, “Siz bağıramazsınız, ben tarafım bağırırım, beni talebe gibi azarlayamazsınız” diye cevap verdi. Mahkeme başkanı ise Demirtaş’ı “Şu elinizi sallamayın olur mu?” diye uyardı. Demirtaş bunun üzerine, “Ne yapayım, bu benim elim. Yok sayamam” dedi.
Bu tartışmalar yaşanırken araya Alaatin Çakıcı girdi ve ortamı sakinleştirdi. Çakıcı avukatı adına özür dileyerek, “Avukatım tıbbi yönden ciddi bir rahatsızlık yaşıyor. Sinirleri bozulmuş olabilir. Hayatınız ve şahsınız adına tehdit olarak algılamayın. Kabadayı olan benim, o değil. Tehdit etsem ben ederim. O sizin meslektaşınız” dedi.
“İçimde kalan bir ukteyi söylememe izin verin” de diyen Çakıcı, şöyle konuştu: “Şu mahkemeye hep saygımla girdim, saygımla çıktım. Ancak bir tek üzüldüğüm nokta var. Karagümrük olayıyla ilgili aldığım cezada ’mahkemedeki iyi hal’indirmi uygulanmamış. Bu içimde ukte olarak kaldı. Çünkü ben size hiç saygısızlık etmedim.”

Adnan’ı süsleyin!

Karagümrük çetesi davasında ifade veren Nuri Ergin, şarkıcı Adnan Şenses’in vurulması için emir verdiğini söyledi

11.10.2006 Haber: Dilek YILDIZ/VATAN

Fatih’te bir kişinin öldürülmesine ilişkin “Karagümrük çetesi elebaşı” olarak bilinen Nuri Ergin’in yargılandığı davada oğlu Nurettin Ergin tahliye oldu. Duruşmada kimlik tespiti yapılan Nuri Ergin, adresinin sorulması üzerine “10 yıldır hapisteyim, adresimi hatırlamıyorum” dedi. “Adam öldürmeye azmettirmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapsi istenen Nuri Ergin, şarkıcı Adnan Şenses’in Alaattin Çakıcı’nın duruşmalarına katıldığını belirterek “Adnan Şenses’in vurulmasını istedim. Uğur’a dedim ki bunu bir süsleyin” diye konuştu. Nuri Ergin, oğlu Nurettin Ergin’in komplo kurularak tutuklattırıldığını öne sürdü. “İnsanların, evlatlarıma bu kadar kahpelik yapabileceğini tahmin edemezdim. 19 yaşındaki kızımı, hasımlarım tarafından suikast düzenlenir diye okuldan aldırttım” diyen Ergin şöyle konuştu:
BUNLAR NASIL AMCA!
“Anneleri öldüğünde yetimlerimi Soner, Zeynel amcalarına, avukat Hikmet Çarboğa amcalarına emanet ettim. Bravo bu amcalarına. Organize’de iki saat işkence görmekten korktukları için oğlum Nurettin’in aleyhine ifade veriyorlar. Nedeyse 3 yaşındaki torunumun beşiğinin altından silah çıkartıp bu da örgüt üyesi diyecekler. Karagümrük de ne nankör bir semtmiş. O semt, hayatımı söndürdü.”


Apo için açlık grevi yapan 10 DTP’liye 3 yıl hapis istendi

DTP Siirt il binasında Öcalan için açlık grevi başlatan aralarında il başkanı Murat Avcı’nın da olduğu 10 DTP’li hakkında 3’er yıl hapis istemiyle dava açıldı

11.10.2006 VATAN

Başsavcılığın hazırladığı iddianamede, DTP binasında polisin yaptığı aramada, “Rehber Apo siyasi irademizdir. Söz bitti, direniş zamanı. Tecritiniz varsa, bizim de dağlarımız var. Tek çözüm yolu Öcalan’dır. Önderimiz Abdullah Öcalan’a özgürlük” yazılı pankartlarla Öcalan’ın fotoğrafı, PKK’yı simgeleyen bezler ve dağda silahlı PKK’lıların fotoğraflarının ele geçirildiği kaydedildi. Sanıkların suçlamaları kabul etmedikleri belirtilen iddianamede, suçüstü yakalandıkları ve belirtildi.


Hacı Bektaş Veli Derneği ’kaza’ tazminatı ödeyecek

Neşet KARADAĞ,(DHA)/HÜRRİYET

Adana’da, 18 Ağustos 2002’de Hacı Bektaş Veli’yi Anma Şenlikleri dönüşünde geçirdikleri kazada yaşamlarını yitiren 39 dernek üyesinden 10’unun yakınlarının, kazadan sorumlu tutarak dava açtığı Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtım Derneği, dava açan ölen 10 kişinin yakınlarına 50’şer YTL’den 500 YTL tazminata mahkum edildi.

Araçlar seyahate çıkmadan önce bakımlarının yapılıp yapılmadığını araştırmayan yöneticileri mahkum eden kararı değerlendiren Avukat Bülent Maraklı, davanın amacının yaşama hakkına saygı olduğunu belirterek, "sivil toplum örgütlerinin bu tür organizasyonlarda hukuken sorumlu olduklarının tespiti emsal teşkil edecektir" dedi.


''Şemdinli kanser gibi
EVİN GÖKTAŞ İZMİR/YENİ ŞAFAK

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) kararıyla Kars Ağır Ceza Mahkemesi üyeliğine atanan Bayındır Savcısı Gültekin Avcı, “Şemdinli, bir kanser gibi tuttuğunu götürüyor” dedi. Yazdığı “Karanlık İlişkiler” isimli kitabında Van eski Savcısı'nı destekleyen ve askeri eleştiren Avcı, atamanın prosedür dışı yapıldığını belirterek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurmayı planladığını söyledi.

KIZAĞA ÇEKİLDİM

İzmir'in Bayındır ilçesine geçen yıl atandığını kaydeden 15 yıllık savcı Gültekin Avcı, “Normalde iki üç sene daha burada kalmam gerekiyor. Eğer atama şartsa birinci bölgede bir yere olması gerekiyordu. Ağır ceza mahkemesi üyeliğine alınmak, bir savcı için kızaktır” şeklinde konuştu.

AİHM'YE BAŞVURACAK

Atamayla 15 senelik bir cumhuriyet savcısının alınıp hakim yapıldığını vurgulayan Avcı, şunları söyledi: “Hakimlikle savcılık tamamen farklıdır. Kars'taki insanlara 15 senelik bir savcıyı hakim olarak gönderiyorsunuz. Bu hem oradaki insanları cezalandırmak hem de savcıdan istifade etmemek, tecrübelerinden yararlanamamaktır.” Emekliliğine 10 yıl kalan Gültekin Avcı, bu atama karşısında beklemede olduğunu söyleyerek, istifa etmeyi ve AİHM'ye başvurmayı düşündüğünü belirtti. Kamuoyunda “Karanlık İlişkiler” kitabıyla konuşulan Avcı, bu eserinde Türkiye'nin demokratikleşmeye ne kadar ihtiyacı olduğundan ve militarist unsurların demokrasi üzerinde pozisyonunun bir gölge haline geldiğinden bahsettiğini söylüyor.

Kitabında özetle bir hukuk devletinde olması gerekenleri dillendirdiğini ifade eden Savcı Avcı, Şemdinli iddianamesini hazırlayan Van eski Savcısı Ferhat Sarıkaya'ya destek olmuştu. Şemdinli olaylarının bir kanser gibi tuttuğunu götürdüğünü kaydeden Avcı, “Önce iddianameyi yazan savcıyı görevden aldılar. Daha sonra benimle Van Başsavcısı'nı kızak görev olan ağır ceza mahkemesi üyeliğine atadılar. Neticede Türkiye'de yargının üzerinde birtakım güçler olduğu da kendini gösterdi“ açıklamalarını yaptı. Yazmaya devam edeceğini belirten Avcı'nın son kitabı medeniyetler çatışmasıyla ilgili “Doğunun İstilası”. Avcı, ileriki aşamalarda ise istihbarat ve Türkiye'nin demokratikleşmesinin nasıl gerçekleşeceğine ilişkin kitaplara ve yazılara devam edeceğini söyledi.

Tebliğname tamamlandı

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Şemdinli olayları davası ile ilgili tebliğnamesini bitirdi. Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok, tebliğnamenin yazımının büyük ölçüde bittiğini, muhtemelen bu hafta içinde açıklayacaklarını bildirdi.

Yargıtay kulislerinde başsavcılığın, bazı hususlar yönünden yerel mahkeme kararının sanıklar lehinde bozulması yönünde görüş belirttiği konuşuluyor. 11.10.2006


Danıştay kararıyla Aras'a soruşturma

Aras: Endişelenecek bir şey yok.

RADİKAL - ANKARA - YÖK, Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nusret Aras hakkında, 'yargı kararlarını zamanında uygulamadığı' gerekçesiyle 'rektörlük görevinden ayrılması' istemiyle soruşturma başlattı. YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu), yaptığı yazılı açıklamayla 'ceza soruşturması' kararının Danıştay 1'inci Dairesi'nce verildiğini belirtirken, Aras "Eksiğimiz yok" savunmasını yaptı.
Tıp ve eczacılık fakültelerinden iki öğretim üyesine yönelik verilen yargı kararlarını zamanında uygulamadığı gerekçesiyle Aras hakkında soruşturma açılması için Danıştay'a başvuruldu. Danıştay 1'nci Dairesi davayı görüşüp, 6 Ekim 2005'te AÜ Rektörü hakkında soruşturma açılmasına karar verdi. Daire bu kararını YÖK'e de iletti. YÖK Denetleme Kurulu da, Danıştay'ın kararı doğrultusunda Aras hakkındaki iddiaları araştırmak
amacıyla disiplin soruşturması başlattı. YÖK, soruşturma sonucunu Danıştay'a bildirecek. Nihai kararı Danıştay verecek.
Geçen hafta YÖK'e giderek savunmasını veren Prof. Dr. Aras, yönetim görevinden alınma teklifine 'yargı kararlarına uymamasının' neden gösterildiğini belirterek, "Bu kararlardan biri göreve başlamayla, diğeri doçentliğe yükseltmeyle ilgili. Ancak biz bunların hepsini zamanında uyguladık. Bir eksiğimiz yok. Endişe edilecek bir şey olmadığını düşünüyorum" dedi.


Savcılar insan ticaretiyle ilgili delil toplamakta zorlanıyor

Alper Sancar, Ankara /ZAMAN

Hakimler ve savcılar, insan ticaretiyle ilgili soruşturma yürütürken delil toplamakta ve resmi işlemlerin yürütülmesinde zorluk çekiyor.

Hukukçuların yüzde 44’ü buna gerekçe olarak Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) altyapısının eksik olmasını gösteriyor.

Uluslararası Göç Örgütü’nün yargı mensuplarının katılımıyla insan ticareti üzerinde yaptığı araştırma, rapor haline getirildi. “Türkiye’de İnsan Ticareti ile Mücadelede, Yasa Uygulanmasıyla İlgili Stratejik Yaklaşım” ismiyle hukukçular üzerine yapılan anketten ilginç sonuçlar çıktı. Bin 224 hakim ve savcıya yapılan ankette, ‘İnsan ticareti kavramı size en fazla hangi olguyu hatırlatıyor?’ sorusuna yargı mensupları büyük oranda ‘fuhuş’ cevabını verdi. Ankete katılan hukukçuların yüzde 38’i insan ticareti suçuyla ilgili yaptıkları hazırlık soruşturmasında delil toplanması ve resmi işlemlerin yürütülmesinde önemli zorluklarla karşılaştıklarını belirtiyor. Hukukçuların yüzde 98’i bu suç ile mücadelede kolluk kuvvetlerinin uzmanlaşması gerektiğine dikkat çekiyor. Yine hakim ve savcıların yüzde 44’ü insan ticaretiyle mücadele ederken CMK’nın delil toplamada yeterli altyapıyı sağlayamadığını düşünüyor. Yargı mensuplarının yüzde 60’ı cinsel istismar kavramının CMK’nın ilgili maddesinde yerini almamasını uygulamada bir zafiyet olarak görüyor. Ankete katılan yargı mensuplarının yüzde 71’i Türkiye’yi insan ticareti konusunda transit ülke konumunda görürken; yüzde 59’una göre insan ticaretinin amacı cinsel ve işgücü istismarı.


Müvekkil eşi vurdu kendi eşi terk etti

Avukat Serdar Gündüz'ü, müvekkilinin boşanmak istemeyen eşi vurdu. Altı aydır hastanede tedavi gören Gündüz'e ikinci darbeyi, oğlunu da alarak kendisini terk eden eşi Hatice vurdu.

Neslihan KESKİN-Gülcan DEMİRCİ – MERKEZ/SABAH

28 yaşındaki avukat Serdar Gündüz'ün hayatı, bir boşanma davasında ayrılmak istemeyen eşin attığı mermiyle karardı. Gündüz, Batman'da, müvekkilinin boşanmak istemeyen eşinin kurşunlarına hedef oldu. Başı ve karnından vurulan avukat, ağır yaralandı. Serdar Gündüz, ilk tedavisinin KÖTÜ GÜNÜMDE BIRAKTI Eşi Hatice Gündüzün evliliklerinin ilk günlerinde Ne olur bu mutluluk bitmesin diye ağladığını söyleyen Serdar Gündüz, Ancak en zor dönemimde beni terk etti diye isyan ediyor.ardından can güvenliği olmadığı gerekçesiyle İstanbul'a getirildi. Felç olduğu halde doktorların bile umudu kesmesine rağmen hayata sarılan Gündüz'e ikinci darbeyi, çok sevdiği eşi vurdu.

KOMADAN ÇIKINCA ÖĞRENDİ
Avukat Gündüz, üç yıl önce İzmir'de staj yaparken Hatice Gündüz'le tanışmıştı. Hatice henüz 15 yaşındayken "berdel" yapılarak evlendirilmiş, ağabeyinin evliliği bitince de sokağa atılmıştı. Gündüz çektiği eziyetleryüzünden acıdığı Hatice Gündüz'le bir süre sonra evlenmiş, bir de çocukları olmuştu. Ancak eşi, yaralanan ve felç olan Serdar Gündüz'ü "psikolojim bozuldu" diye iki ay sonra iki yaşındaki oğlunu da alarak terk etti. Terk edildiğini yakınlarından öğrenen Serdar Gündüz, "Komadan çıktığımda bana söylediler. Beynimden vurulmuşa döndüm" diye konuştu. Açtığı boşanma davasının ilk duruşması önümüzdeki günlerde görülecek olan Gündüz, eşinden 11 bin 250 YTL'lik manevi tazminat talep etti. Gündüz, eşi için "Geri dönse bile onu affetmem. Tek istediğim bana oğlumu geri vermesi" dedi.


Yücel Sayman'dan sürpriz çıkış: Yargıda kamplaşma var

Büşra Erdem /ZAMAN

İstanbul Barosu'nda 3 dönem başkanlık yapan Yücel Sayman, yargı dahil ülkenin birçok kurumunda kamplaşma yaşandığını söyledi.

İnsanlara ‘gerici, solcu, din düşmanı, dinci' gibi yaftalar yakıştırmanın tehlikeli bir hal aldığını belirten Sayman, İstanbul Barosu'nu da eleştirdi. Mevcut başkan Kazım Kolcuoğlu'nun ‘özgürlükleri feda edip güvenlik adı altında baskıcı düzenlemeler getirilmesi'ne karşı çıkmadığını savunan Sayman, bu sebeple hafta sonu yapılacak seçimde başkanlığa aday olacağını açıkladı. Sayman, kapatılan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemes’nin (DGM) Savcısı Nuh Mete Yüksel'in ‘Alman casusu' suçlamaları sebebiyle 4 yıl önceki seçimlere katılamamıştı. Hakkında açılan davadan beraat eden Yücel Sayman, Çağdaş Avukatlar Grubu adına seçime katılıyor. 15 Ekim’de yapılacak seçimde 14 bin avukat oy kullanacak. Şu ana kadar 4 avukat başkanlık için aday olduğunu açıkladı. Çağdaş Avukatlar Grubu adına Yücel Sayman'ın aday olduğu seçimlerde, Önce İlke grubu adına Kazım Kolcuoğlu, Hukukun Üstünlüğü Platformu adına Satılmış Şahin ve Hukuk Grubu adayı Ferit Hakan Baykal yarışacak.

Çağdaş Avukatlar Grubu'nun ön seçiminde 2 bin 500 avukatın oyuyla İstanbul Barosu Başkanlığı’na aday gösterilen Sayman, kamplaşmaları ortadan kaldırmak için göreve talip olduğunu söyledi. İstanbul Barosu'nda da kamplaşma yaşandığına dikkat çeken Sayman, bunu önlemek için farklı görüşlerin yönetimde temsil edilmelerini sağlayacaklarını ifade etti. Son zamanlarda 301 davalarının sebep olduğu kamplaşmaların demokrasi ve özgürlük anlayışını ortadan kaldırdığına vurgu yapan Sayman, baro yönetiminin 4 yıl boyunca çıkan yasalar ve uygulama açısından hep güvenlikten yana olmasına anlam veremediklerini anlattı. Sayman, “Baro, laikliğin korunması için gerekiyorsa demokrasinin, özgürlüklerin feda edilebileceği bir anlayışa sahip. Baro 301'in yanında. Özgürlükten değil güvenlikten yana. Kendi görüşü olduğu için kaldırılmasını istemiyor.” diye konuştu. 11.10.2006


YARSAV, YÖNETMELİĞİN İPTALİNİ İSTEDİ

Hâkim ve savcı alımı mahkemelik

YARSAV tarafından Danıştay'a yapılan başvuruda, yargıç adaylığının da hâkim güvencesi kapsamında olduğuna işaret edilerek sınavları tarafsızlığı bulunmayan yürütmenin yapmasının anayasaya aykırı olduğu vurgulandı.

İLHAN TAŞCI /CUMHURİYET

ANKARA - Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV), adli ve idari yargı için toplam 600 hâkim ve savcı alımına ilişkin sınav ile bunun dayanağı yönetmeliğin iptali istemiyle Danıştay'a dava açtı.

YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu , idari yargıya alınacak 100, adli yargıya alınacak 500 hâkim ve savcı adayının sınavı ve sınavın dayanağı yönetmeliğin iptali istemini yüksek mahkemeye taşıdı.

Dava dilekçesinde, adayların yazılı sınav ve mülakatının yasa yerine yönetmelikle gerçekleştirilmesinin anayasaya aykırı olduğuna işaret edildi. Anayasa Mahkemesi kararları uyarınca yargıçlık güvencesinin adayları da kapsadığı kaydedilen dilekçede, ''Yargıç ve savcı adaylığına yönelik alım kararı ve yazılı sınav ile mülakatın ve diğer değerlendirme işlemlerinin, yargıçlık güvencesi gözetilerek yapılması gerekmektedir. Bu ise bahse konu işlemlerin yürütme organınca gerçekleştirilmemesini, bu süreçte yürütme organının etkisinin bulunmamasını, söz konusu işlemlerin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nca yerine getirilmesini zorunlu kılmaktadır'' denildi.

Mülakatı gerçekleştirecek olanların Adalet Bakanlığı bürokratları olduğu belirtilerek bürokratların hiçbirisinin Adalet Bakanı'na karşı güvencesi bulunmadığı anlatıldı.

Dilekçede, ''Yargıç ve savcı adayı alınıp alınmaması ve mesleğe kabule kadarki süreçte, yürütme organının etkin olmaması, hukuk devletinin ve aynı zamanda kuvvetler ayrılığının da bir gereğidir. Aksi durum, göreve başlayacak yargıç ve savcıların bağımsızlığı konusunda tartışmaların yaşanmasına da neden olacaktır/olmaktadır'' denildi.


Rahibin katili 10 yıl yatacak


Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Rahip Santaro Cinayeti davasında, Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andre Santaro'yu öldürdüğü iddiasıyla yargılanan 16 yaşındaki O.A., son kez hakim karşısına çıktı. Duruşma öncesi sanık O.A.'yı cezaevinden duruşma için getiren araç, usulsüz park edilen bir otomobil nedeniyle adliye bahçesine giremedi. Yarım saatlik bekleyişin ardından sahibi bulunan aracın çekilmesiyle sanık O.A. duruşmanın yapılacağı duruşma salonuna alınabildi. Sanık O.A.'nın babası Hikmet Annesi Necmiye ağabeyleri Ali ve Alparslan ile ablası İkbal A. duruşmada hazır bulundu. Bugüne kadar 9 duruşmanın görüldüğü dava, yaklaşık yarım saat sürdü. Duruşmada sanık O.A. ve avukatı Mahya Usta'nın son savunmalarının ardından mahkeme heyeti karar için ara verdi. Beş dakikalık aradan sonra yeniden başlanan duruşmada, mahkeme heyeti kararını açıkladı. 'Adam öldürmek' suçundan müebbet hapis cezasıyla yargılanan O.A.'ya bu suçtan 16 yıl 8 ay, 'genel güvenliği tehlikeye sokmak' suçundan 1 yıl 1 ay 10 gün ve 'ruhsatsız silah kullanmak' suçundan da 1 yıl 1 ay olmak üzere toplam 18 yıl 10 ay 6 gün ağır hapis ceza verildi. Duruşma sonrasında açıklama yapan Avukat Mahya Usta, beklediği bir sonucun ortaya çıktığını belirterek, 'Benim de beklediğim ceza buydu. Ancak, temyize gideceğiz. Cezanın biraz daha düşürülmesini isteyeceğiz' dedi.

Evladım Allah için yatıyor

DURUŞMANIN ardından cezaevine götürülmek üzere O.A.'nın araca bindirildiğini gören annesi Necmiye ve ağabeyi Alparslan A, O.A.'ya, ''Allahuekber'' diye bağırması için seslendi. Anne Necmiye A., oğlunun 18 yıl da, 20 yıl da hapis yatabileceğini belirterek, ''Devleti, milleti için yatıyorsa helal olsun benim evladıma. O da Allah için yatıyor. Hiçbir şey demeye hakkımız yok. Demiyorum da. Adalet, milletimiz, devletimiz sağ olsun. Kararı iyi bulmuyorum. Burada bitmeyecek. Temyize gideceğiz. Devletimize, milletimize güveniyoruz'' diye konuştu. O.A.'nın ağabeyi Ali A. da,, ''16 yaşındaki çocuğa 18 yıl veriyorlar. Kardeşimi 16 yaşında yerin dibine sokuyorlar' dedi. Anne Necmiye A.'nın açıklamaları Danıştay saldırısı sanığı Avukat Alparslan Aslan'ın babası İdris Arslan'ın, 'Milletin değerlerine saygılı olun. saygılı olmayana, hakaret edene bu millet gereken dersi verir' sözlerini hatırlattı.

Murat ALHAN / TRABZON [AKSAM]


Tecavüz ve oral sekse ceza yağdı


Antalya'da kendilerini polis olarak tanıtarak bir kadına tecavüz eden, zorla oral seks yaptıran ve altın künyesini gasp eden 3 kişiye 32'şer yıl 9'ar ay 22'şer gün hapis cezası verildi.

Eşiyle problemleri olan F.D., geçen 25 Ocak'ta iddiaya göre dertleşmek için kocasının iş arkadaşı Rıdvan Çelik'in kamyonuyla Mazı Dağı'na gitti. Bir süre sonra kamyonun içindeki Çelik ile F.D.'nin yanına gelen 28 yaşındaki Mehmet Bora, 38 yaşındaki Süleyman Cebeci ile 28 yaşındaki Bekir Gökmen, kendilerini polis olarak tanıtıp, burada ne yaptıklarını sordu.

Rıdvan ve F.D.'nin sohbet ettiklerini söylemesi üzerine 3 kişi, her ikisi de evli olan ikili hakkında işlem yapacaklarını, rezil olmak istemiyorlarsa 1500 YTL vermeleri gerektiğini söyledi. Üzerinde sadece 150 YTL olduğunu söyleyen Çelik, zanlılara parayı verdi. 3 kişi, daha sonra olay yerinden ayrılmak isteyen ikiliye, “Aşağıda amirlerimiz bekliyor, sizi birlikte görürlerse bize ‘Neden işlem yapmadınız’ diye sorar. O yüzden ayrı ayrı gideceksiniz” dedi.

Zanlılar ilk önce kamyon şoförü Rıdvan Çelik'ten kamyonuyla birlikte gitmesini, kadını kendilerinin bırakabileceklerini söyledi. F.D. aşağı inerken, kamyonuyla hareket eden şoför uzaklaştı. Zanlılar, F.D.'yi kullandıkları 07 CDU 69 plakalı otomobile bindirip, götürdükleri ormanlık alanda tecavüz edip, oral seks yaptırdı ve altın künyesini aldı. Perişan halde zanlıların bıraktığı F.D., ulaştığı ilk noktada polise başvurdu. Harekete geçen polisin yakaladığı 3 kişi tutuklandı.

TECAVÜZDEN ÖNCE EŞİNİN ARKADAŞIYLA CİNSEL İLİŞKİYE GİRMİŞ

Tutuklu sanıklar, duruşmalarda tecavüz etmediklerini söyleyerek kendilerine iftira atıldığı yönünde ifade verdi. Antalya 3'ncü Ağır Ceza Mahkamesi'nde görülen ilk duruşmada mahkeme başkanı Mustafa Şahin, tecavüz mağduru F.D.'nin külodunda bulunan sperm örneklerinin incelenmesini ve sanıklara DNA testi yapılmasını istemişti. Yapılan DNA testi sonucunda genç kadının külodundan alınan sperm örneklerinin sanıklara ait olduğu anlaşıldı. Ancak F.D.'nin külodunda bir dördüncü örnek daha çıktı. Bunun kime ait olduğunun sorulması üzerine F.D., sanıkların tecavüzünden hemen önce kocasının arkadaşı Rıdvan Çelik'le cinsel ilişkiye girdiğini itiraf etti. Bunun üzerine Çelik'ten sperm örnekleri alınarak karşılaştırıldı. Bu sperm örneklerinin de Çelik'e ait olduğu saptandı. DNA testi sonuçları, bugün görülen duruşmada açıklandı.

Antalya 3'ncü Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, her 3 sanık için yağma suçundan 16'şar yıl 8'er ay, cinsel saldırı ve tecavüz için 10'ar yıl 11'er ay 7'şer gün, hürriyeti tahditten 5'er yıl, kendilerine polis süsü verme suçundan 2'şer ay 15'er gün olmak üzere toplam 32'şer yıl 9'ar ay 22'şer gün hapis cezası kararı verdi. Sanıklardan Süleyman Cebeci için olay tarihinde tecavüz ettikleri F.D.'yi bıçakla tehdit ettiği için 6136 Sayılı Ateşli Silahlar Kanunu'na Muhalefet suçundan ayrıca 5'er ay hapis cezası daha verildi. Cebeci'nin cezası bununla birlikte 33 yıl 2 ay 22 güne çıktı.


Çakıcı'dan ilginç savunma

İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Alaattin Çakıcı ile hakim arasında ilginç diyaloglar yaşandı.

İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, başka suçtan tutuklu sanık Alaattin Çakıcı ile Gençağa Çakıcı'nın da aralarında bulunduğu 7 tutuksuz sanık katıldı. Duruşmada söz alan Çakıcı'nın avukatı Muammer Demirtaş, bazı beyanlarının tutanaklara nakledilmediğini, ara kararların avukatların yokluğunda alındığını öne sürdü.
Yargılamada yüz yüzelik, alenilik ve şifailik ilkelerinin ihlal edildiğini öne süren Demirtaş, şöyle konuştu:

“Sanık avukatlarının tümünün bugüne kadarki bütün talepleri reddedildi. Bari bir tanesini kabul etseydiniz. Soruşturma sırasında polis bir fezleke hazırlıyor. Bu daha sonra iddianame oluyor. Sonra savcının mütalaası oluyor. Savcının mütalaası da karar olarak ortaya çıkıyor. Böyle ise burada yargılama yapmamızın alemi ne? Biz neden burada bulunuyoruz? Siz neden maaş alıyorsunuz?”

Bunun üzerine mahkeme heyetinden bir hakim üye, “Savunma hakkını saldırıya dönüştürüyorsunuz” dedi.
Hakimlerle Demirtaş arasında kısa bir süre tartışma yaşanırken, üye hakimin ”Bağırmayın” uyarısına avukat Demirtaş, “Siz bağıramazsınız, ben tarafım bağırırım. Beni talebe gibi azarlayamazsınız” diye cevap verdi. İade prosedürünün yerine getirilmesi ve yargılamanın durdurulmasını talep eden Demirtaş, mahkeme heyeti başkanı tarafından “Şu elinizi sallamayın, olur mu?” şeklinde uyarıldı. Demirtaş bunun üzerine, “Ne yapayım, bu benim elim. Yok sayamam” dedi.

AVUKATIM DEĞİL BEN TEHDİT EDERİM

Söz alan Alattin Çakıcı da, avukatı adına özür dileyerek, “Avukatım tıbbi yönden ciddi bir rahatsızlık yaşıyor. Sinirleri bozulmuş olabilir. Hayatınız ve şahsınız adına tehdit olarak algılamayın. Kabadayı olan benim, o değil. Tehdit etsem ben ederim. O sizin meslektaşınız” diye konuştu.
“İçimde kalan bir ukdeyi söylememe izin verin” diyen Çakıcı, bugüne kadar mahkemeye hep saygı gösterdiğini, ancak kendisi için Karagümrük'teki lokale yapılan saldırıya ilişkin davada iyi hal indiriminin uygulanmadığını, bunun kendisini çok üzdüğünü söyledi.
Sanık avukatının yargılamanın durdurulması talebini reddeden mahkeme heyeti, duruşmayı avukatların esas hakkındaki görüşe karşı savunmalarını yapmaları için erteledi.

-İDDİANAMELER-

İstanbul Cumhuriyet Savcılığınca hazırlanan iddianamede, Ali Yüce'nin ”çıkar amaçlı suç örgütüne üye olmak” ve “12 kez sahte pasaport düzenlemek” suçlarından 15 ile 42 yıl arasında ağır hapis cezasına çarptırılması isteniyor.
Sinan Engin ve Erol Evcil'in “çıkar amaçlı suç örgütüne yardım ve yataklık etmek” ile “sahte pasaport ve evrak düzenlemek” suçlarından 1.5 ile 4'er yıl arasında ağır hapis cezasına çarptırılmaları öngörülen iddianamede, Kaşif Kozinoğlu'nun da “çıkar amaçlı suç örgütüne yardım ve yataklık etmek” suçundan 6 ay ile 1 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması talep ediliyor.
İddianamede, diğer sanıklar Hakkı Süha Şen, Mehmet Özbulut, Nizamettin Özoğul, Mustafa Kamalak, Aydın Göker, Gençağa Çakıcı, Başar Barış Çakıcı, Velit Yavuz Günerkan, Mehmet Salih Hantal ve Fırat Ardıç'ın da “çıkar amaçlı suç örgütüne yardım ve yataklık etmek”, “sahte pasaport ve evrak düzenlemek” suçlarından 6 ay ile 7 yıl arasında değişen çeşitli ağır hapis cezalarına çarptırılmaları isteniyor.
Birleşen dosyanın iddianamesinde ise Alaattin Çakıcı'nın, Uludağ'da öldürülen eski eşi Uğur Kılıç'ın oğlu Onur Özbizerdik'in öldürülmesi için talimat verdiği ve çıkar amaçlı suç örgütü kurduğu belirtiliyor.
Çakıcı'nın yurt dışına kaçarken iki ayrı sahte pasaport kullandığı da öne sürülen iddianamede, Erol Evcil'in de yaptığı maddi yardımlar nedeniyle bu çıkar amaçlı suç örgütünün finansörü durumunda bulunduğu iddia ediliyor.
Çakıcı'nın “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek” ile “sahte pasaport kullanmak” suçlarından 5.5 ile 12 yıl arasında ağır hapis cezasına çarptırılması talep edilen iddianamede, Erol Evcil'in de “çıkar amaçlı suç örgütüne üye olmak” suçundan 3 ile 6 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

Eski MİT görevlisi Faik Meral'in de “çıkar amaçlı suç örgütüne yardım ve yataklık etmek” suçundan 6 ay ile 1 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması talep edilen iddianamede, diğer 8 sanığın da çeşitli suçlardan dolayı 1 ile 15 yıl arasında çeşitli ağır hapis cezalarına çarptırılmaları öngörülüyor.


Fikir özgürlüğünü kısan bir düzenleme doğru değil'

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş, Fransa'da yarın oylanacak olan ve sözde Ermeni soykırımının inkarını suç sayan yasa teklifiyle ilgili olarak, "Fikir özgürlüğünü kısan herhangi bir düzenleme doğru değil" değerlendirmesini yaptı.
AA- Türkiye'de bulunan Kemal Derviş, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı parti genel merkezinde ziyaret etti. Yaklaşık bir saat süren görüşmenin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Derviş, Fransa'da yarın oylanacak olan yasa teklifine yönelik bir soru üzerine şunları söyledi:

"Uluslararası bir konumdayım. Bu konularda dikkatli konuşmakta yarar var. Fakat BM'nin temel ilkesi, çifte standart uygulamamak. Fikir özgürlüğü taraftarıysak çifte standart uygulanmaması, her yerde eşit ölçüde bu ilkeye uyulması gerekir. Fikir özgürlüğünü kısan her hangi bir şey doğru değil."

Derviş, Türkiye'nin ekonomik durumu ve cari açığa ilişkin bir soruyu yanıtlarken de ilkbaharda pek çok ülkede bazı olumsuzluklar yaşandığını, ancak şu anda daha dengeli bir duruma dönüştüğünü kaydetti. Derviş sözlerini şöyle sürdürdü:

"Amerikan faizleri yükselmeye başladı. Artık likidite çoğaldı. Dolayısıyla Türkiye'nin daha sağlan bir şekilde devam etmesi bence sevindirici. Büyüme de devam ediyor. Ama diğer taraftan sosyal sorunların çözülmesi gerekiyor. İşsizlik sorunu devam ediyor. Cari açık da her zamanki bir sorun."


Lagendijk teklifin geri çekilmesini istedi...

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Fransa Parlamentosunda yarın görüşülecek olan ve sözde Ermeni soykırımının inkarının suç sayılmasını öngören yasa teklifinin geri çekilmesini istedi.
AA-Lagendijk, Hollanda Türk İşçiler Birliği Başkanı Mustafa Ayrancı ve Hollanda'daki Türk derneklerinin temsilcisi Zeki Arslan ile birlikte imzaladığı çağrı mektubunu, Fransa Parlamentosuna gönderdi.

Türkiye'de, "Ermeni meselesini resmi görüşün dışında tartışanların" Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesinden yargılandıklarını öne süren Lagendijk, "Yıllardır Türkiye'de ifade özgürlüğü için çalışırken aynı özgürlüğün Fransa tarafından kısıtlanmasını kabul edemeyiz" dedi.

Yeşiller grubunun Hollandalı üyesi Lagendijk, mektubunda, Fransa'daki teklifin kabul edilmesi halinde Türkiye'deki demokratikleşme çabalarının zora gireceğini ifade etti.


BM'den çocuk istismarı uyarısı...

BM tarafından hazırlanan bir raporda, şiddet dahil çocuklara yönelik istismarın dünya genelinde yaygın olduğu, doğrudan ya da dolaylı biçimde hoş görüldüğü kaydedildi.
AA-4 yıllık çalışmanın sonucu hazırlanan BM raporunda, çok sayıda çocuğun fiziksel istismarla karşı karşıya kaldığı ve yaygın biçimde çocuklara yönelik şiddetin gizlendiği ya da sosyal açıdan onay gördüğü belirtildi.
Bütün hükümetlerden çocuk istismarı sorunuyla ilgilenilmesi istenen raporda, yaklaşık 6 milyon çocuğun çalışmaya ve çok daha fazlasının da fahişeliğe zorlandığı vurgulandı.
BM'nin çocuk istismarı sorunuyla ilgili ilk kez dünya çapında yaptığı belirtilen çalışmasında, çocuklara yönelik şiddetin niteliği, boyutu ve nedenleri ayrıntılı olarak ortaya konurken, istismarın durdurulmasıyla ilgili tavsiyeler yer aldı.
Dünya çapında bir milyardan fazla çocuğun hala öğretmenleri tarafından dövüldüğü ve bunun meşru görüldüğü belirtilen raporda, çocukların cinsel istismarı, aile içi şiddet ve gözaltında çocuklara muameleyle ilgili istatistiklere de yer verildi.
Raporda, bütün ülkelere çocuklara yönelik şiddeti önlemek için ulusal bir stratejiye sahip olmaları tavsiyesinde bulunuldu.


Ankara'da halk ekmek zammına iptal davası...

Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER), Ankara halk ekmeğe yapılan yüzde 34'lük zammın iptali ve zam kararına ihtiyati tedbir konulması istemiyle Ankara Bölge İdare Mahkemesinde dava açtı.
AA-Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) Başkanı Ali Çetin, halk ekmeğe 3 yıldır zam yapılmadığı gerekçesinin, enflasyon ve girdi maliyetleriyle alakası bulunmadığı görüşünü savunarak, "Bir yandan dini siyasete alet eden, iftar çadırları kuran, diğer yandan yeniden seçilmek için yardım adı altında Ankaralıların parasıyla sadaka dağıtan Büyükşehir Belediyesinin zam kararı keyfi gerekçedir" diye konuştu.

Halk Ekmek Fabrikasının zam kararıyla kamu yararı ilkesini gözetmediği anlatılan dava dilekçesinde de yoksul kesimin açlığa terk edildiği denildi.

Dilekçede, zam kararıyla kamunun büyük bölümünün zarara uğrayacağı savunularak, zam kararının iptaline karar verilmesi ve karara ihtiyati tedbir konulması talep edildi.


Anayasa değişikliği teklifinde 2. tur oylama perşembeye.

Ankara - TBMM Genel Kurulu'nda Anayasa değişikliği teklifine ilişkin maddelerin birinci tur oylaması tamamlandı. Anayasa değişikliği teklifinin ikinci tur oylaması, 12 Ekim Perşembe günü, saat 23.00'ten sonra yapılacak.

Teklif, 3 oylamada da Anayasa değişikliğinin kabulü için gerekli olan Meclis üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu (330) üzerinde oyla kabul edildi.

Başkanvekili Sadık Yakut, maddenin oylamasının ardından birleşimi, yarın saat 13.00'de toplanmak üzere kapattı.

Başkanvekili Sadık Yakut, milletvekillerine, teklifin ikinci tur oylamasının, ilk tur oylamadan 48 saat sonra yapılacağını hatırlattı.

TBMM Genel Kurulunda, Anayasa değişikliği teklifinin birinci maddesi, ilk tur oylamada, 423 oyla kabul edildi.

Anayasanın bir maddesinde değişiklik yapan teklifin, milletvekili seçilme yaşını 25'e düşüren maddesinin oylamasına, 458 milletvekili katıldı.

Oylamada, 423 kabul, 22 ret oyu kullanılırken, 3 milletvekili ise çekimser kaldı. Oylamada 4 oy boş çıkarken, 6 oy da geçersiz sayıldı.

Anayasa değişikliği teklifinin ikinci maddesi de ilk tur oylamada 431 oyla kabul edildi.

Anayasanın bir maddesinin değiştirilmesine ilişkin teklifin "kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe girmesi ve halk oylamasına sunulması halinde kabul edilmesini" öngören ikinci maddesi, görüşmelerin ardından gizli oya sunuldu.

Oylamaya 456 milletvekili katıldı. Madde, 17 ret oyuna karşılık 431 oyla kabul edildi. 3 milletvekilinin çekimser kaldığı oylamada, 2 oy boş çıktı, 2 oy da geçersiz sayıldı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da teklifin görüşmelerini izleyerek oy kullandı. Erdoğan ve Baykal, oylama sonucunu beklerken milletvekilleriyle sohbet etti.


'EPDK'NIN KESTIGI CEZALARDA TARAF DEGILIZ'.

-Gelir Idaresi Baskani Osman Arioglu, EPDK'nin akaryakit dagitim sirketlerine verdigi para cezalarina iliskin yasal sürecin devam ettigini belirterek, 'Biz burada isin tarafi degiliz. Yasa ne görev veriyorsa onunla yükümlü bir idareyiz' dedi.
-Arioglu, Gelir Idaresi olarak elektronik beyanname ve soru hizmetlerinin yanisira 'call center' kurma çalismalarinin da devam ettigini ifade ederek, 'Su anda bizde kayitli internet adresi olan tüm mükelleflerimize hem telefon hem de SMS yoluyla bütün yeniliklerimizi duyurmaya çalisiyoruz' diye konustu.

ISTANBUL(ANKA)- Gelir Idaresi Baskani Osman Arioglu, Enerji Piyasasi Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafindan akaryakit dagitim sirketlerine verilen para cezalarina iliskin olarak, 'Biz burada isin tarafi degiliz. Yasa ne görev veriyorsa onunla yükümlü bir idareyiz' dedi.
Arioglu, OECD Vergi Idareleri Forumu Mükellef Hizmetleri Grubu besinci toplantisindan ayrilirken gazetecilerin sorularini yanitladi. Arioglu, bir gazetecinin EPDK'nin akaryakit dagitim sirketlerine verdigi para cezalarina iliskin sürecin nasil isleyecegi sorusuna, 'Aslinda bu Kabahatlar Kanunu'na göre alinan bir alacak olsa, orada mahkeme süreci beklenir. Ancak, EPDK bir karar degisikligi yapmis ve mahkeme sürecini beklemeden 1 aylik süre sonunda gerekli islemleri bize bildirdi' cevabini verdi.
'HERKES YASAL HAKKINI SONUNA KADAR KULLANABILIR'
Arioglu, Gelir Idaresi'nin yapacagi çagriya karsi da mahkeme sürecinin açik oldugunu belirterek, 'Yürütmeyi durdurmak isteyebilirler. Biz burada isin tarafi degiliz. Yasa ne görev veriyorsa onunla yükümlü bir idareyiz' diye konustu. Sirketlerin yasal hakkini sonuna kadar kullanabilecegini ifade eden Arioglu, 'Buna kimsenin diyecegi bir sey yok' dedi.
Arioglu, cuma gününe kadar sürecek olan OECD Vergi Idareleri Forumu Mükellef Hizmetleri Grubu besinci toplantisi hakkinda da bilgi verdi. Arioglu, toplantida genel olarak, OECD üyesi ülkelerle birlikte hangi iletisim araciyla mükelleflerin daha çok bilgilendirilebilecegini ve bunun kamuya maliyetinin nasil en aza indirgenebilecegini tartistiklarini söyledi.
'MÜKELLEFE HEM TELEFON HEM DE SMS YOLUYLA ULASACAGIZ'
Arioglu, Gelir Idaresi olarak elektronik beyanname ve soru hizmetlerinin yanisira 'call center' kurma çalismalarinin da devam ettigini açikladi. Arioglu, Ingiltere ve Almanya'yla ortak yürüttükleri 'call center' projesiyle mükelleflere telefonla ulasmayi hedeflediklerini belirterek, 'Su anda bizde kayitli internet adresi olan tüm mükelleflerimize hem telefon hem de SMS yoluyla bütün yeniliklerimizi duyurmaya çalisiyoruz' diye konustu.
Bu amaçla diger ülkelerle isbirligine gittiklerini hatirlatan Arioglu, 'Irlanda'yla tahsilat merkezi takip konusunda, Almanya ve Ingiltere'yle elektronik ve bilgisayarli denetim çalismamiz var. Avustralya ve Kanada gibi ülkelerin sistemlerini örnek alarak mükelleflerle olan iliskilerimizi üst düzeye çikarmaya çalisiyoruz' diye konustu.(ANKA)
(AD/ÖND)
11.10.2006 - 12:44


Cübbeli Ahmet Hoca'dan savunma...

Malta'da jet-ski yaparken çekilmiş fotoğrafları ortaya çıkan Cübbeli Ahmet Hoca, kendisini Zaman ve Vakit gazetelerinde yeralan açıklamaları ile savundu. Ahmet Mahmut Ünlü, Hürriyet gazetesinde yayınlanan fotoğraflarının, yayınlanmaması için kendisine şantaj yapıldığını iddia etti.
Görüntüleri çekenin 2004 yılı Kurban Bayramı’nda kendini tatile davet ettiğini anlatan Ünlü, “Param olmadığı için gidemeyeceğimi söyledim. Bütün giderleri karşılayarak beni götürdü. Görüntüleri de eşimle birlikte kıyıda bizi bekleyen eşi çekti.'' diye konuştu.
Zaman Gazetesi'nde Mükremin Albayrak imzası ile yayınlanan haberde Cübbeli Ahmet Hoca, Jet-skiyi kullanan kişinin on yıldır yanında olduğunu anlatarak Malta tatilinin de bu kimse tarafından ayarlandığını söyledi. Jet-ski ile denize açılıp yüzdüklerini aktaran Ünlü, çekilen görüntünün de yüzmeden otele dönerken çekilmiş bir görüntü olduğunu kaydetti. “Görüntüler eşimle birlikte kıyıda bizi bekleyen bu kişinin hanımı tarafından çekildi.'' diyen Ünlü, görüntülerin aradan iki yıl geçtikten sonra medyaya sunulmasının art niyetli bir girişim olduğunu öne sürdü.

Ünlü, “Bu arkadaş on yıldır benim özellikle Avrupa’da verdiğim sohbetleri organize eden bir kimseydi. Her sırrımı rahatlıkla paylaşırdım. Ancak arkadaşlarla aramızı açma girişimleri olduğu için yanımdan uzaklaştırdım. Şimdi bunun intikamını alıyor.'' diye konuştu.
Görüntüler karşılığında kendisine şantaj yapıldığını kaydeden Ünlü, “Şu ana kadar hiçbir tehdide pabuç bırakmadım. Buna da boyun eğmedim. Bizden bir şey koparamayacağını anlayınca görüntüleri medyaya pazarladı.'' şeklinde konuştu.
VAKİT'E DE KONUŞTU
Ahmet Mahmut Ünlü, Vakit gazetesine yaptığı açıklamada ise 'O görüntülerde hem dünyalık hem de ahiler açısından hiçbir sakınca yok.Biz Mehmet Sağlamer'le beraber tatile gitmiştik. Orada Allah'ın emirlerine muhalif hiçbir şey yapmadım. Alnım açık. Ailece tatile gitmiştik. Masrafları da Mehmet Sağlamer karşılamıştı. Üç gün kaldık ve plajda kesinlike denize girmedim. Çıplakların arasında bulunmadım. Bulunmam da mümkün değil. Sohbetlerimde yüzmenin sünnet olduğunu her zaman söyledim. Ancak haramın olmadığı yerde denize girilebilir" dedi.
EVİMDE TELEVİZYON VAR
Cübbeli Ahmet Hoca'nın Vakit gazetesindeki açıklamaları şöyle devam ediyor:
"Bir diğer konu da ben 'evden mobilyalarınızı atın' şeklinde bir fetva vermedim. Televizyon seyretmek haramdır diye bir şey diyemem. İzlediğin programa göre değişir. Kimse de benim yüzümden evinden televizyon ve mobilyasını çıkarmış değil, bu tamamen yalan ve uydurma. Benim evimde zaten hem mobilya hem de televizyon var."
Milliyet


Terörle mücadele konusunda üçlü toplantı öngörülmüyor.

Ankara - Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan, terörle mücadele konusunda Türkiye, ABD ve Irak arasında üçlü bir toplantının öngörülmediğini söyledi.

Tan, haftalık basın toplantısında, Türkiye, ABD ve Irak'ın terörle mücadele konusunda görevlendirdikleri temsilcilerin Ankara'da üçlü toplantı yapıp yapmayacaklarına ilişkin soru üzerine, "Üçlü bir toplantı öngörülmemektedir. Bu her nasılsa basınımızda bu şekilde takdim edilmiştir. Üçlü bir toplantı bizim bilgimiz dahilinde değildir" dedi.

Mekanizmanın üçlü olmadığını vurgulayan Tan, konunun esas itibarıyla ABD'nin terörle mücadele özel temsilcisi emekli Orgeneral Joseph W. Ralston ile ele alınmakta olduğunu belirterek, üçlü bir düzenlemenin öngörülmediğini tekrarladı.

Irak'ın terörle mücadele temsilcisi atamasının ardından taraflar arasında temas olup olmadığının sorulması üzerine Tan, Irak'ın atadığı temsilciyle bir toplantı yapıldığına dair bilgisi bulunmadığını, bu kişiyle arzusu olduğu takdirde görüşmemek gibi bir konunun olmayacağını, ancak böyle bir planlamanın yapılmadığını belirtti.

Ralston'un Ankara ziyaretine ilişkin bilgi veren Tan, Ralston'un Dışişleri Bakanlığında bugün Türkiye'nin terörle mücadele koordinatörü emekli Orgeneral Edip Başer ile görüşeceğini, yarın sabah da Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül tarafından kabul edilmesinin söz konusu olduğunu kaydetti.

Görüşmelerin hedefinin malum olduğunu ifade eden Tan, bunun "PKK ile etkili biçimde mücadele edilmesi, bu terör örgütünün kuzey Irak'tan atılması ve buradaki faaliyetlerine tamamen son verilmesi" olduğunu söyledi.


TARTISMALI 'ALMANAK' AB YOLUNDA.

-TESEV, Genelkurmay Baskani Orgeneral Yasar Büyükanit'in tepkisine de yol açan 'Almanak: Türkiye Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim' adli kitaptan 1500 adet bastirip, AB Parlamentosu ve Komisyonu üyelerine dagitacak.
ANKARA(ANKA)-Genelkurmay Baskani Orgeneral Yasar Büyükanit'in tepkisine yol açan 'Almanak'tan 1500 adet bastirilip AB Parlamentosu ve Komisyonu üyelerine dagitilacak.
ANKA'nin edindigi bilgiye göre, TESEV, Türkiye'deki sivil-asker iliskisi, terörle mücadele, AB'ye uyum sürecinde yapilan yasal düzenlemeler ve Danistay saldirisi gibi birçok konuya yer verilen 'Almanak: Türkiye Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim' adli kitabi Ingilizce'ye çevirerek, AB Parlamentosu ve Komisyonu üyelerine dagitacak. Kitaptan 1500 adet bastiracak olan TESEV, bunlari kasim ayi baslarinda üyelere dagitacak.
'Soros parasiyla, Türk Ordusu'nu çözme raporu' seklindeki elestirilerin hedefi de olan kitap, Cumhuriyet tarihinde güvenlik sektörüne iliskin yayinlanan ilk, dünyada ise 7. Almanak olma özelligini tasiyor. TESEV, ayrica konuyla ilgili olarak Zagrep'te uluslararasi bir konferans da düzenleyecek.(ANKA)
(LTF/ÇAG)
11.10.2006 TSI:8.55

Dini olmayan irtica nedir?
İslam dini merkezli bir toplum ve devlet kurma hülyası taşıyanların temsil ettiği irticai tehlike kadar, kendini devletin doğal sahibi olarak görenlerin, bu konumlarını demokratikleşme süreci içinde kaybetmeye başlamaları karşısında duydukları tepki de, günümüz Türkiyesi için irticai bir tehlike oluşturuyor
AHMET İNSEL - RADİKAL 2 - Bir Genelkurmay Başkanının Harp Akademisinin açılışında yapacağı konuşmanın herkes tarafından heyecanla beklenmesi ve konuşmanın o ülkenin siyasal gündeminin en önemli maddesi olması demokratik rejimde olağan bir durum değildir. Sadece bu konuşmanın değil, bütün kuvvet komutanlarının Harp Okullarının açılışlarında benzer içerikte konuşmalar yapmaları ve bunların o ülkede siyasal gündemi işgal etmesi de olağan parlamenter demokrasi içinde mümkün değildir. Böyle bir duruma olağanüstü özellikler taşıyan bir parlamenter rejimde rastlanır. Gerçekten Türkiye'de olağan bir parlamenter rejimde yaşamıyoruz. O zaman rejimin bu olağanüstü özelliklerinin nereden kaynaklandığını görmek ve olağanüstü olanı adlandırmak gerekiyor.
Kuvvet komutanlarının açtığı, Cumhurbaşkanı'nın 1 Ekim konuşmasıyla desteklediği ve Genelkurmay Başkanı'nın nihai salvoyu yaptığı ağır top ateşine bakılırsa, Türkiye'de özgürlüklerin bir kısmından gereğinde feragat edilerek ülkenin olağanüstü koşullarına demokrasinin kırpılarak uyarlanmasının iki nedeninden biri, irtica tehlikesidir. Diğeri, bölücülüktür. Bölücülük konusunu başka bir yazıda ele almak üzere, bir kenara bırakalım. 28 Şubat müdahalesinin daha ılımlı bir versiyonunun sahnelenmekte olduğu izlenimi veren bu konuşmalarda, Türkiye toplumunu bekleyen yakın ve büyük tehlikenin irtica ve ona bağlı olarak laikliğin lağvedilmesi tehlikesi olduğu vurgulandı.
Örneğin Yaşar Büyükanıt konuşmasında, Türkiye'de irtica tehlikesinin olduğunu şöyle kanıtladı: "Her fırsatta, 'laikliği yeniden tanımlayalım' diyenler yok mudur? Bu kişiler devletin en üst düzeylerinde yer almıyorlar mıdır? Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk'ün yalnız şahsı değil, düşünce sistemi, Cumhuriyet rejimimizin temel nitelikleri ağır bir saldırı altında değil midir? Her fırsatı Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için kullananlar kimlerdir? Toplumsal yapımızı bozarak, insanımızı çağdışı bir görünüme sokmak isteyenler yok mudur?" Büyükanıt'a göre, bu sorulara "Hayır, Türkiye'de bunlar yoktur" diye yanıt verilememesi, ülkede irtica tehdidi olduğunun yeterli kanıtıdır. Kanıt ortada olduğuna göre, "bu tehdide karşı her türlü önlem alınmalı"dır. Tehdit olağanüstü durumu doğurur. Tehditin bir nedeninin irtica tehlikesi olduğu iddia edildiğine göre, o zaman irtica kavramını daha yakından ele almak gerekiyor. İrtica ne demek? Kime, irticacı veya mürteci denir?
Mürteci kimdir?
İrtica kelimesi, dilimize Arapça "rücu" kökünden türetilerek girdi. Sözlük anlamı, geri dönmek, eskiyi istemek. 20. yüzyıl başına kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme devrinin ihtişamlı günlerine dönüş arzusunu ifade etmek için kullanılıyordu. Bazı İslam tarihi uzmanları, bu kelimenin İslam öncesi cahiliye dönemine dönmek isteyenleri belirtmek için, Hz. Ebubekir döneminde kullanıldığını belirtiyorlar. Ama irtica kelimesinin Türkiye'de bugün geçerli olan yaygın anlamının kaynağı, 31 Mart Vakasıdır. İrticai girişimlerde bulunduğu varsayılanlar için kullanılan mürteci kelimesi, II. Meşrutiyet rejimine karşı çıkıp, II. Abdülhamid rejimine dönüşü arzulayanları belirtmek için, İttihat ve Terakki çevresi tarafından kullanıldı. Ama bu dar sınırda kalmadı. Kısa zamanda, sadece eski rejimi savunanları değil, İttihat ve Terakki yönetimine farklı nedenlerle karşı çıkanlar da "irticacı" olarak tanımlandılar. Böylece, irtica suçlaması İttihat ve Terakki'nin ilericiliğinin vurgulanması işlevini gördü. Bunu izleyen dönemde, sadece dinsel nedenlerle değil, siyasal ve toplumsal nedenlerle, Cumhuriyet rejimini kuran ve bunu sahiplenen güçlere karşı oluşan muhalefet hareketlerinin çoğunun, irticai hareketler olarak damgalanıp siyasal olarak bütünüyle gayrimeşru ilan edilmeleri bu yolla sağlandı.
Bu muhalefet girişimlerinin veya iktidarın empoze ettiği yeni normlara uymak istemeyenlerin bir kısmı, gerçekten eski düzene dönme arzusu taşıyorlardı. Bu anlamda, yeni rejimin taşıyıcısı olduğu devrime karşı tepki hareketleriydiler. Batı dillerinde kullanılan reaksiyoner kavramının yerli karşılığıydılar. Cumhuriyet inkılaplarını devrim olarak adlandırırsak, inkılapların yapılış biçimine değil ama içeriklerine karşı çıkanlar, karşı devrimciydiler. Bu reaksiyoner damar, zaman içinde ve bir ölçüde ehlileşerek, yerli muhafazakârlığın içinde bir yer edindi. Bugün de, Türkiye'de İslami kuralların toplumsal ve siyasal yaşamda egemen olmasını arzulayan bir çevre var. Bu çevrenin Cumhuriyet ve onunla birlikte yerleşen inkılapları ortadan kaldırmaya gerçekten yetecek bir toplumsal oluşum temsil ettikleri ise tartışmalı bir konu. Türkiye'de bugün yakın ve büyük bir irtica tehlikesinin varolduğuna inananlar, bu çevrenin uzun vadeli bir planla devlet organlarına ve eğitim kurumlarına sızma, iktisadi olarak güçlenme hedefiyle hareket ettiğine ve eskiye dönme hülyalarını hayata geçirecek kritik güce sahip olma amacı güttüklerine inanıyorlar. Demokrasiyi bu planın hayata geçmesi için paravan olarak kullandıklarını iddia ediyorlar. Olağanüstü durumu yaratan koşullar hayatta olduğu için, siyasal rejimin güdümlü ve kısıtlı bir demokrasi halinde kalmasını bir gereklilik olarak görüyorlar. Toplumsal muhafazakârlık ifadelerini de irtica belirtileri olarak algılayarak, irtica tehlikesini hem kendi gözlerinde, hem de toplum gözünde büyüterek, olağanüstü durumu meşrulaştırıyorlar.
Dini olmayan irtica
Bu bakış açısı için irtica, din merkezli normların topluma ve devlet kurumlarına empoze edilmesi girişimi demek. Ama irticanın dini olmayan versiyonları da var. Geriye dönüş, eskiyi özleme anlamına gelen bu kelime, örneğin 1930'lar Türkiyesini kaybedilmiş bir altın çağ olarak özleyip ilk fırsatta bu döneme dönmeyi arzulayanlar için de kullanılabilecek bir kavram. Türkiye'de siyaset dili, bu tür laik vurgulu geri dönüş özlemlerini taşıyanları irticacı olarak adlandırmaya pek alışık değil. Ama eğer irtica kavramı hakkıyla kullanılacaksa, bugünkü Türkiye'de İslam dini merkezli bir toplum ve devlet kurma hülyası taşıyanların temsil ettiği irticai tehlike kadar, kendini devletin doğal sahibi olarak görenlerin, bu konumlarını demokratikleşme süreci içinde kaybetmeye başlamaları karşısında duydukları tepki de, günümüz Türkiyesi için irticai bir tehlike oluşturuyor.
İslami yorumcular, irtica kavramının dinden sapmak, cehalet dönemine geri dönmek anlamına da geldiğini belirtiyorlar. Bu anlamdan hareket ederek, günümüzde bazı çevrelerin iktidar mücadelesi içinde güçlü bir silah olarak kullandıkları irtica tehlikesinden kast ettikleri şeyin, sadece dini nassların topluma hakim olması girişimini değil, kendi inandıkları seküler inanç ve düşünce sisteminden sapmaya karşı duydukları tepkiyi de içerdiğini söylemek mümkün. Bu seküler din türü ideolojik oluşuma yöneltilen eleştirilerin de giderek açık veya örtülü irticai girişimler olarak nitelendirildiklerini görüyoruz. Yukarıda, irticai tehdidin varlığına kanıt olarak gösterilen örnekler içinde dinle ilgili olanlar azınlıkta. Bazı kurum, simge ve ideolojik kalıpların eleştirilmesi, eleştirinin içeriğine ve geldiği yere bakmadan irticai girişim damgası yemesine neden olabiliyor. Demokratikleşme adımlarını vatana ihanet olarak tanımlayanlar, sürecin donmasına, geri adım atılmasına yeterli oluyor. Baas sosyalizmi türü bir rejimin sivil nostaljik savunucuları, asker-sivil elitlerin otoriter iktidarını yüksek sesle davet ediyorlar. Ordulaşmış millet rejimi geleneğimize dönüş çağrıları, laikçi ve milliyetçi çevrelerde açıkça dile getiriliyor. Bütün bunları, Türkiye toplumunun geldiği noktada siyasal irtica girişimleri olarak tanımlamak, irtica kavramının sözlük anlamına aykırı değil.
Türkiye'de, dini ve seküler dogmalarla bilinci yoğrulmuş, ataerkil aile gelenekleri içinde kimliği biçimlenmiş ve otoriter eğitim anlayışıyla davranış kalıpları oluşmuş önemli bir kesim var. Türkiye'nin çağdaşlaşması, demokratik dönüşümünü sürdürebilmesinin karşısında asıl bu gerçek bir tehlike oluşturuyor. Bu geniş kesimin içinde sadece dinsel nassların hakimiyetine geri dönüşü özleyen mürteciler yok. Otoriter devletin güzel günlerine, o kaybedilmiş altın çağa, güdümlü demokrasiye dönüşü özleyen siyasal mürteciler de var. Kısacası irtica tehlikesi yok değil, var. Hem de bir değil, birden çok.
Türkiye'de siyasal rejimin sürekli olağanüstü durumda yaşatılmasının nedeni, laik rejimin dışından gelen irtica tehlikesi olduğu gibi, laik rejimin içinden gelen siyasal anlamda irticai olan özlemdir. Bunların ikisi birbirinden beslendiği için, hangisinin daha yakın ve büyük tehlike olduğu sorusunu yanıtlamak zor. Ama her ikisi de demokrasi açısından bir o kadar tehlikeli.

Kara Parayla Mücadelede Yeni Dönem

Yeni TCK'da suç olarak tanımlanan kara para suçuyla mücadele amacıyla hazırlanan ve TBMM'de kabul edilen MASAK Teşkilat ve Görevler ile Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkındaki yasa, MASAK'ın, Maliye Bakanlığı'na bağlı bir kurum olmasını öngörüyor.
Mali Suçları Araştırma Kurumunun (MASAK) Teşkilat ve Görevler ile Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkındaki yasa tasarısı TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi. Yeni TCK'da, suç olarak tanımlanan kara para suçuyla mücadele amacıyla hazırlanan yasa, MASAK'ın, Maliye Bakanlığı'na bağlı bir kurum olmasını öngörüyor.
Yasaya göre, "Bankacılık, sigortacılık, bireysel emeklilik, sermaye piyasaları, ödüncü para verme ve diğer finansal hizmetler ile posta ve taşımacılık, talih ve bahis oyunları alanında faaliyet gösterenler; döviz, gayrimenkul, değerli taş ve maden, mücevher, nakil vasıtası, iş makinesi, tarihi eser, sanat eseri ve antike ticareti ile iştigal edenler veya bu faaliyetlere aracılık edenler ile noterler ve spor kulüplerini ve Bakanlar Kurulu'nca belirlenen diğer alanlarda faaliyet gösterenler" yükümlü olarak belirleniyor. Yükümlüler, nezdinde yapılan veya aracılık ettikleri işlemlerde, nam veya hesaplarına işlem yapılanların kimliklerini tespit etmek zorunda olacaklar.
Yasaya göre, işlemlere konu malvarlığının, yasa dışı yollardan elde edildiğine veya yasa dışı amaçlarla kullanıldığına dair herhangi bir bilgi, şüphe veya şüpheyi gerektirecek hususların, MASAK'a bildirilmesi zorunlu olacak. Kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzel kişiler, tüzel kişiliği olmayan kuruluşlar, MASAK'a ve denetim elemanlarına istenilen her türlü bilgi, belge ve kayıtları vermekle yükümlü olacaklar. MASAK, bu tür kuruluşların sistemlerine de belirli koşullarla girebilecek.
Yasa gereğince yükümlülüklerini yerine getiren gerçek ve tüzel kişiler, hiçbir şekilde hukuki ve cezai bakımdan sorumlu tutulamayacaklar. Özel yasalarda hüküm olsa dahi, şüpheli işlem bildiriminde bulunanların, kimlikleri gizli tutulacak. Bu kişilerin güvenliklerinin sağlanması için mahkemece önlemler alınacak. Aklama suçunun işlendiğine dair kuvvetli şüphe bulunması durumunda, Ceza Muhakemesi Kanunu'ndaki usule göre malvarlığı değerlerine el konulabilecek.
YASİN EL KADI TARTIŞMALARI
Genel Kurul'daki görüşmeler sırasında CHP grubu adına konuşan İstanbul Milletvekili Ali Kemal Kumkumoğlu, tasarıyla MASAK'ın denetim faaliyetlerini yürüten özelliğini bir kenara bırakarak sadece koordinasyon kurumu haline getirildiğini söyledi. Kumkumoğlu, "Tasarı, siyasetin kirlenmişliğiyle mücadele eden bir kurum olan MASAK'ı devre dışı bırakma yasa tasarısıdır" diye konuştu. Başbakan Erdoğan'ın, Yasin El Kadı'ya "kefilim" şeklindeki sözlerini eleştiren Kumkumoğlu, "Bu nasıl bir şey, burası aşiret devleti mi, nasıl oluyor bu?" dedi.
Anavatan Partisi Kars Milletvekili Selami Yiğit de hükümetin, Yasin El Kadı'da olduğu gibi, kara parayla mücadele etme düşüncesi olmadığını kaydetti.
CHP Konya Milletvekili Atilla Kart ise Avrupa Adalet Divanı'nın Yasin El Kadı'nın mal varlığının dondurulması yönünde karar aldığını anımsattı. Başbakan Erdoğan'ın suç ilişkilerini himaye eden tavrının bir kez daha ortaya çıktığını savunan Kart, "Bulgulara rağmen Maliye Bakanı ve Başbakan neden bunu örtbas etmek istiyor? Neden geçiştirmek istiyor? Neden Yasin El Kadı himaye ediliyor? Kendisine kefil olunuyor. Bunu tartışın. Kamu yönetiminin teknik işlevinin tasfiye edilmesi sürecine destek vermeyin" diye konuştu.

Y A Z A R L A R

Ermeni tasarısına karşı...
Taha AKYOL [ MILLIYET ]
PAZARTESİ günü bu sütunda "Üniversiteler niye susuyor?" diye yazmıştım; üzüntülüydüm. Şimdi mutlulukla görüyorum ki, 'konuşan' üniversitelerimiz var.
YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç, pazartesi günü Fransız Cumhurbaşkanı Chirac'a mektup yazıyor. Eski "Galatasaray Üniversitesi Rektörü" olduğunu belirten Teziç, Fransa'nın büyük kamu hukukçusu Georges Vedel'in 2003 yılında "Bu tür konuların kanunla düzenlenmesi anayasaya aykırıdır" şeklinde mütalaa verdiğini hatırlatıyor Chirac'a...
Dün bu satırlar baskıya girene kadar Galatasaray, İstanbul, Uludağ, Ege ve Atatürk üniversitelerinin senatoları tarafından mahut 'tasarı'ya karşı yayımlanan bildiriler geldi.
Fransız kültürüyle ilişkisi bakımından Galatasaray Üniversitesi Senatosu'nun Fransa Cumhurbaşkanı'na, Meclis Başkanı'na ve Dışişleri Bakanı'na mektup göndermesi bilhassa anlamlıdır. Mektup "Biz de size öğrenci göndermeyiz ha!" gibi çocuksu tepkilerle değil, akademik ağırbaşlılıkla, etkili bir nezaket diliyle kaleme alınmış. Tasarıyı "akademik özgürlükler" açısından eleştiriyor, Fransız tarihçilerinin de karşı çıktığını hatırlatıyor. Doğru tavır budur. Tasarının yumuşak karnı fikir, ifade özgürlüklerine ve akademik özgürlüklere karşı bir darbe olmasıdır.
Akademik özgürlükler
Üniversitelerimiz ses vermekte maalesef geciktiler; pazartesiyi, salıyı beklemek mi lazımdı?! Fransız Meclisi'ndeki oylama yarın! Bu konuda iş dünyasının çok daha erken ve aktif davrandığını kaydetmek gerekir.
Ermeni diasporasının yürüttüğü bu 'tasarı saldırısı'nı püskürtmenin yolu, meseleyi bir "fikir ve ifade hürriyeti" davası olarak ele almaktır.
Fransa'da da tasarıya karşı çıkanlar bu gerekçeye dayanıyor. Ermeni yanlısı Anayasa Profesörü Jack Lang, ifade özgürlüğüne ve akademik özgürlüğe aykırı olan bu tasarı yasalaşırsa Anayasa Mahkemesi'nde iptal edileceğini, kendisinin de aynı gerekçeyle ret oyu vereceğini söylüyor!
Hatta Fransız Anayasa Mahkemesi'nin 2001 tarihli "Ermeni soykırımını tanıma" yasasını da iptal edebileceğine dikkat çekiyor.
Oportünist ve ikbalperest Sarkozy'nin danışmanı Senatör François Fillion da aynı gerekçeyle tasarıya karşı çıkıyor, Fransız Meclisi'ne "Tasarıyı reddedin" diye çağrı yapıyor.
Olli Rehn günlerdir bunu söylüyor, Fransa'yı uyarıyor.
Misilleme yanlıştır
Türkiye'nin içinde Fransa'ya karşı "misilleme", hatta "kısas" duygusuyla "Cezayir soykırımı"nı tanıma ve Ermeni soykırımından bahsedenleri hapse atma amacıyla kanun teklifi hazırlamak gibi girişimler yanlıştır. 70 bin Ermenistanlıyı sınır dışı etme önerisi de yanlıştır.
Bunların hiçbiri Fransa'yı ırgalamaz, Türkiye'yi ise "öfkeyle kalkıp zararla oturan" durumuna düşürür. Ermeni tasarısına karşı "fikir özgürlüğü" tezimizi zaafa uğratır. Bu girişimlere Başbakan'ın karşı çıkması isabetli olmuştur.
Türkiye içeride ve dışarıda akademik özgürlüklere sahip çıktığı zaman, dünyada akademik özgürlükleri önemseyenler aynı safta olacaktır; Ermeni yanlısı Prof. Jack Lang'ın tasarıya karşı çıkması gibi.
Öyle bir serbest düşünce ve ifade çağında yaşıyoruz ki, tasarı yasalaşırsa kısa vadede bir ölçüde Türkiye'ye, ama uzun vadede ağır biçimde Fransa'ya zarar verecek, Fransa'nın alnında bir kara leke olacaktır.

Tezekten terazinin dirhemi
Avni Özgürel [ RADIKAL ]
Türkiye'nin güvenlik problemleri, ekonomik sıkıntıları, özgürlük ve demokrasi konusunda ciddi dertleri var. Bunları inkâr etmek mümkün değil. Ama saydıklarımın hiçbirisi siyasi irade ve kararlılıkla aşılamayacak şeyler de değil.
Örnek mi; 12 Eylül sonrası askerin hiç içine sindiremediği hatta güven duymadığı bir kişiydi Özal. Ve o da farkındaydı bunun. Fakat tek bir gün bile dertlenip yakındığını ne duydum, ne işittim. Durumu değiştirmek için güvenlik ve silahlanma konularında derinlemesine bilgi sahibi olma yolunu seçti Özal. Komutanlarla çok sık beraber oldu. Her seferinde onlara değişen dünya siyaseti ve ABD'nin bölgeye yaklaşımlarının işaretlerine bakarak Türkiye'nin güçlü ve modern silahlarla donatılmış bir orduya sahip olması gerektiğine inancını anlattı... Yüksek Askeri Şûra çalışmalarında katılmadığı veya şimdilerde yapıldığı gibi kısa süre salonda kalıp sonra, 'Ne karar alırsanız' diyerek ayrıldığı tek bir toplantı olmadı... Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nın kurulması, genel bütçe dışında savunma sanayi destekleme fonunun oluşturulması vs. o dönemdedir.
Söylemek istediğim, sanılanın aksine, şu anda gündemin ön sırasında yer alan ordu-siyaset gerilimi dahil problemlerin aşılamayacak nitelikte olmadığıdır.
Ancak bana göre Türkiye bu hukuk, siyaset, iktisat alanlarındaki problemlerinin hepsine baskın gelecek şekilde, üstelik gitgide daha derine işleme istidadı gösteren bir sorunun girdabında: Ahlaki çürüme!..
Sorunun boyutlarını görmek için geçmişe gidip hafızanızı zorlamaya gerek olduğunu falan sanmıyorum. Tablo gazetelerin üçüncü sayfalarında her gün yenileniyor. TV kanallarının kadınlara dönük gündüz programlarında, akşamları ana haber bültenlerinde izliyorsunuz...
Ailesini katleden genç insanlar, yedi yaşındaki çocuklara kadar inen çeteleşme ve silah kullanma eğilimi, yaygın kapkaç-hırsızlık olayları, uyuşturucu kullanımının temel eğitim çağında yüzde 20'ye varması, bürokrat, milletvekili hatta bakan düzeyinde bile, lafa geldiğinde dilden düşürülmeyen ama perde arkasında sergilenen sakillikler... Ben bu satırları yazarken Hürriyet'in yayımladığı Cübbeli Ahmed Hoca'nın tatil keyfi fotoğrafı önümdeydi... Onun ilkokulun 4. sınıfında vaaz vermeye başladığını, belagatini ve onbinlerce insanı nasıl etkilediğini hatırlayıp tekrar tekrar baktım.
Toplumun 'dokunulduğunda' patlamaya hazır hale geldiğinin en açık göstergesi, çoğu ölümle ya da ağır yaralanmayla sonuçlanan saldırganlığın inanılmaz boyutlara tırmanması... Karı, koca, nişanlı, sevgili, arkadaş, ana, baba, dede, nene, evlat katında meydana gelen hadiselerin bir teki bile Batılı bir ülkede kamuoyunu haftalarca meşgul edecek nitelikteyken bugünün Türkiye'sinde artık ahval-i adiyye...
Hal böyleyken şehirlerin merkezi noktalarında kurulan ramazan çadırları kime ne ifade ediyor bilmem ama bende sadece gülme hissi doğuruyor. Zira ağlanacak haldeyiz...
Ancak görünen o ki, bu vahim tablonun kimseyi telaşa düşürdüğü, paniğe sevk ettiği falan da yok... İktidar genel gidişin 'iyi' olduğu zannında. Sorduğunuzda sıkıntılar çoğalmıyor, aksine azalıyor, diyor. Geçen hafta Bülent Arınç kenarından köşesinden biraz değinir gibi oldu yaraya, ama sonra bıraktı... Muhalefetin de bu durumu fazla dert ettiği söylenemez...
Çözülme ve çürümeyi en fazla mesele yapması gereken basın ve sivil toplum kuruluşları; ama onlar da öteden beri ya resmi yayımlayıp kenara çekiliyor ya da sorunun olabildiğince uzağına çekilip seyrediyor.
Velhasıl genel kanaat, laiklik, ordunun siyasete müdahil olması, TCK'nın 301'inci maddesi, irtica var mı yok mu türünden tartışmalarla sınırlı felsefi-teorik bir dert gündemine sahibiz.. İnsana, topluma sıra gelmiyor bir türlü...
Sözünü ettiğim ve kanımca canımızı yakacak olan tabloyu sosyal meselelerde duyarlı olduğunu düşündüğüm birkaç bürokrata sordum. Onlar telaşlı değildiler: "Anlattığın olaylar var tabii. Ama göstergeler karamsarlığa kapılmaya gerek olmadığını ortaya koyuyor. Hatta oransal bakıldığında olumlu gelişmeler olduğunu söylemek mümkün" dediler...
Eskilerin bir sözünü hatırladım bu 'gösterge/oransal bakış' lafını işitince. 'Tezekten terazinin dirhemi de boktan olur!' derler. Birileri bir şeyleri ölçüp tartıyor besbelli, ama ya aletlerimiz farklı ya kullandığımız dara...

Şirketler İMKB'ye nasıl güvensin?
Prof.Dr. Aydın AYAYDIN [ Sabah]
Osman BirsenMerkez Yayın Holding'in halka arz prosedürü ile ilgili Vatan Gazetesi Yazarı Yavuz Semerci'nin dünkü yazısını okuduğumda Türkiye'deki bürokratik oligarşinin çirkin yüzünü bir kez daha gördüm . Bürokratik oligarşi bu kez de İMKB'de kendisini göstermeye başladı. Gazeteci arkadaşım Yavuz Semerci, İMKB Yönetim Kurulu'nun Merkez Yayın Holding'in halka arzına ilişkin cuma gecesi geç saatlerde aldığı kararı, SPK'ya bildiren yazının fotokopisini yayınlamış. Gazeteci görevini yapmış, elde ettiği gizli bir yazıyı bulmuş ve okuyucularına aktarmış, gazeteciye söylenecek bir şey yok.
Ticari sırlar gizlidir
Ancak, SPK ve İMKB, halka açık şirketlerin adeta sicil amiridir . İMKB'y e kote olan ve olmak isteyen şirketlerin her türlü ticari sır hüviyetindeki bilgilerine haizdir. Bu iki kurum, kendilerine teslim edilen ve öğrendikleri herhangi bir şirkete ait ticari sırları gizli tutmalı ve rakip firmaların eline geçmemesine dikkat etmelidir. Ancak halka açık şirketlerine ait yatırımcılara duyurulması gereken bilgilerin hangilerinin, nasıl açıklanacağı SPK' nın çıkardığı tebliğlerle düzenlenmiştir. Bu duyurular da SPK bültenlerinde yer alarak kamuoyunun bilgisine sunulur. Bunun dışında Bilgi Edinme Yasası hariç, şirket bilgi ve belgelerinin el altından duyurulması henüz çok fazla derinliği olmayan sermaye piyasalarına çok büyük zarar verir.
Sırlar böyle mi korunur?
İMKB Yönetim Kurulu, kendisine kotasyon için başvuran Merkez Yayın Holding'in halka açılma talebi ile ilgili bir kararı cuma günü akşam geç saatlerde veriyor . Ertesi gün ve bir sonraki günde hafta sonu tatili. Tatil olmasına rağmen İMKB'nin bu kararına bir üst yazı hazırlanıyor. Bu yazının altına Kotasyon Dairesi'nin bağlı olduğu İMKB Başkan Yardımcısı Esin Y. Akbulut ve Kotasyon Müdürü Kudret Vurgun imzalarını koyup hafta sonunda SPK Başkanlığına 'gizli' damgalı olarak gönderiliyor, ancak nasıl gönderildiği belli değil.
İMKB'nin bu kararı, henüz ilgili taraflara tebliğ dahi edilmemişken ve hiçbir mesai günü geçmemişken ticari sır mahiyetinde olan ve 'gizli' ibareli bu belgeyi basına kim servis edebilir? Bu yazıyı gönderen taraf İMKB, alıcı taraf SPK. Her iki kurum da halka açık şirketlerin her türlü gizlilik derecesi taşıyan ticari sırlarını muhafaza eden (etmesi gereken!) kamu kurumlarıdır. İMKB'nin aldığı kararın içeriğini şu aşamada tartışmıyorum gerekirse onu da tartışmaya açarım. Şimdi İMKB Başkanı Osman Birsen'e soruyorum . Daha ilgili taraflara bile tebliğ edilmemiş karardan, siz yönetim kurulu üyeleri ile yazının altına imza koyan bürokratlar dışında kimsenin haberi olmadığına göre ve sizin tarafınızdan gizli damgası vurulan bu gizli belge, henüz mesai günü geçirmemiş hafta sonu tatilinde basına nasıl yansır?
Belgeyi kim sızdırdı?
Bu belgenin SPK'dan ziyade, İMKB Başkanı Osman Birsen, yazının altında imzası bulunan Başkan Yardımcısı Esin Akbulut ve Kotasyon Müdürü Kudret Vurgun'dan birinin görevlerini kötüye kullanarak belgeyi sızdırma ihtimali daha yüksektir. Bu belge, bir başka kişi veya kuruma gitmeden nasıl basında yer alır? Başbakanlık Teftiş Kurulu bu konuda derhal bir inceleme ve gerekirse soruşturma başlatmalı ki kurumlarına, dolayısıyla kendilerine tevdi edilen şirketlerin ticari sırları, bu şekilde ortada dolaşmasın.
Demek ki halka açık şirketlerin İMKB ve SPK'ya verilen ticari sırları bu şekilde ortada dolaşıyor . Bunu yapan İMKB ve SPK yetkilileri ne malum ki diğer şirketlerin de ticari sırlarını, rakip firmalara sızdırmıyor? Bunu yapan İMKB veya SPK yetkilileri, bu durumda şirketlerin ticari sırlarını rakip firmalara verir. Peki bu ne biçim kamu görevidir? Sizi o koltuklara oturtan siyasi otorite, 'şirketlerin gizli kalması gereken ticari sır ve belgeleri rakip firmalara veya basına sızdırın' diye mi oturttu?

Eyvahlar olsun…
TAMER KORKMAZ [ ZAMAN ]
Cumhuriyet’in Emre Kongar’ı yine hızını alamamış, gözü kapalı sallıyor: “Dinciler, mürteciler demokrasiyi savunanlara, irticaa karşı çıkanlara ‘Siz militarizmi destekliyorsunuz/ Siz darbecisiniz’ diye iftiralar atarak şantaj yapıyorlar, onları susturmaya çalışıyorlar...”
Kongar, aynı zamanda bir Cumhuriyet yazarı olan Prof. Celal Şengör’ün “Asker tabii ki darbe yapacak. Niye yapmasın ki?” şeklindeki muhteşem uçuşunu atlamış olmalı!
Darbeciliğin yeni ve popüler yüzü artık -Prof. Şengör...
Ne Kongar ne de bir başkası eline su dökebilir, papyonlu “askerî deprem!” uzmanımızın...
Kariyerine beş yaşında Hava Kuvvetleri üniformasıyla maskotluk yaparak başlamış, Celal Şengör...
27 Mayıs “depremi”nden birkaç gün önce veya sonra iki asker gelmiş, maskotluk için ölçüsünü almışlar; bütün bir yaz Hava Harp Okulu’na gitmiş...
Gözlüğü nedeniyle askerî okula almamışlar ama gidiş o gidiş: Son kertede ne oldu? Emrettiler; Harp Akademileri’nin açılış konuşmasından çıkıverdi...
Bugüne kadar hiçbir general ve amiralle oturduğu yerden konuşmamış: Komutanları aradığı vakit mutlaka ayakta arıyormuş!
Onlardan telefon geldiğinde ise tak ayağa kalkıyormuş!
Askerler onu görmeseler de böyle yaptığını bildikleri için “Rahat” diyorlarmış: “Rahat!”
Durun daha bitmedi: Bir keresinde oğlunun Alman Lisesi’nde yapacağı bir takdim için mareşal üniforması lazım olmuş. Uygun bir üniforma bulunamayınca bir günde mareşal üniforması dikivermişler. Oğlu evde üniforma ile otururken, Sivil Celal Paşa çocuğundan çoraplarını isteyecek olmuş...
Sonra birden duraksamış: Şöyle bir üniformaya bakmış!
Amanın? Koskoca mareşalden çorap istenir mi? Kalkmış çoraplarını kendisi almış!
Rahmetli Ayhan Songar bu gibi durumlarda “Ben hemen bir ambulans gönderiyorum!” diye olay mahalline telefon ederdi ya, neyse: O kadar da uzun boylu değil, yani...
Bütün bunların ardından; top sakalı nedeniyle askerî alanlara alınmayan bir arkadaşım kalkmış bana “Prof. Şengör bu sakalı ile hayret nasıl YÖK’te bir sorun yaşamıyor veya nasıl oluyor da Harp Akademileri salonunda konuşma yapabiliyor?” diye fevkalade lüzumsuz bir soru sorabiliyor!
Askerliği filmin başında her ne kadar eski ünlü darbecilerden Muhsin Batur tarafından engellenmiş olsa da; Celal Şengör en az gerçek paşalar kadar paşa, benim diyen darbecilerden daha darbeci...
“Silahsız Kuvvetler”de nüfusa kayıtlı görünüp de sivilde paşalık çalışanların icraatlarına bakmak lazım, asıl...
27 Mayıs’ın “Matbuat Muhafız Alayı”ndan 28 Şubat’ın “Bir Kısım Medya Paşaları”na kadar; üç artı bir duvardan duvara tafsilatlı askerî müdahale ansiklopedisinde emir demiri keser kıvamında vazife yapmış çok sayıda apoletli meslektaşımızın öyküsüne vakıfız, haliyle...
12 Eylül öncesinde “Darbe için hâlâ ne bekliyorsunuz?” diye askerlerin kapısını aşındıran kimi vekillerin gerçekte Özel Harp Dairesi’nden “vazifeli” olarak TBMM çatısı altına yerleştirilmiş olduklarını da emekli komutanlardan Kemal Yamak’ın anılarından öğrenmiştik, ya!
11.10.2006
e-posta adresi:t.korkmaz@zaman.com.tr

Düşünce Kavgası
Ahmet Mümtaz İDİL
ahmetmumtazidil@gmail.com

ANKARA- 12 Eylül darbesinin ardından televizyonlarda sıklıkla şu sahne görülürdü: Bir masa, ardında yüzleri duvara dönük bir dizi insan, masanın üzerinde tabancalar, tüfekler, kütüklükler, mermiler, el bombaları, dinamit lokumları ve…
Daktilo, teksir makinesi ve…
Kitaplar.
El bombası kadar tehlikeli, dürbünlü tüfek kadar öldürücü. Silahla aynı kategorideydi kitaplar.
O yüzden de insanlar, 12 Eylül sabahından başlamak üzere aylarca, bir zamanlar dünyanın en büyük kitaplığı sayılan Bağdat kitaplığını kat kat dolduracak kadar kitap yaktılar. Dicle nehrini aylarca kapkara akıtacak kadar küle boğan yangının izleri, nehrin sularıyla temizlendi. Oysa, 12 Eylül sonrasında yakılan kitapların izleri hala sokaklarda savrulup duruyor.
Peki neden? Kitap neden silah kadar tehlikeli görülüyor?
Çernişevski, “Nasıl Yapmalı” adlı kitabını yazdığında komünizm de, sosyalizm de henüz emekleme çağındaydı. Geleceğe yönelik ütopik bir fabrika yaşamını romanıyla kuran Çernişevski, çağdaşı ve dönemin en “karanlık” yazarlarından biri sayılan Dostoyevski tarafından “Ecinniler” romanıyla yerden yere vuruldu.
Düşünce bazında muhteşem bir kavgaydı bu ve asla birinden biri galip gelemedi. Tolstoy bütün bu tartışmayı uzaktan da seyretmiş olsa, gönlünde yatan hep Çernişevski’den yana tavır koymaktı.
Çernişevski’nin ardında ise, daha otuz yaşına gelmeden ölen, ama o güne kadarki dünyayı kavrayışıyla gelmiş geçmiş en büyük Rus eleştirmen sayılan Dobrolyubov vardı. Zaten “Nasıl Yapmalı (aslı Ne Yapmalı’dır, ama Lenin’in kitabı ile karışmasın diye, çevirmenlerce Nasıl Yapmalı diye çevrilmiştir)” romanının bir ara görünen kahramanı Rahmetov da, Dobrolyubov’un ta kendisidir.
Kavga, bir satranç tahtasında oyun sonunda esen fırtınalar gibidir. En üst düzeyde, beynin en ince kıvrımlarına kadar yansıyan ve patladığında etrafına zerreler halinde fikirler taşıyan bir savaş alanı.
Ne polis Çernişevski’yi tutuklamıştır bilmem kaçıncı maddeden, ne de savcı Dostoyevski hakkında soruşturma açmıştır.
Gelmiş geçmiş en salak Rus tipini yarattığı halde, Dostoyevski’yi hiçbir yasa maddesi, Ruslara hakaretten suçlamamıştır. Lebedev gibi biri Rusya’da yaşıyorsa, elbet dünyanın herhangi bir ülkesinde de yaşıyor olacaktır. Ama bir milletin dünyanın en ağırbaşlı, en bağışlayıcı, en zeki, en akıllı, en savaşçı olması mümkün mü?
Bunlar yoksa, ya da böyle olmadığı söyleniyorsa, o millete hakaret mi edilmiş oluyor?
Kitabında bunları yazan bir yazar hakarete aracılık mı etmiş oluyor?
Egemen sınıflar yasaları kendileri için yazarlar. Tarihte de bu hep böyle olmuştur. Demokratik yollardan kendilerine bir koltuk bulanlar, demokrasiyi araç olarak kullandıklarını ancak koltuğa oturduktan sonra anlarlar ama bunu kendilerine asla kondurmazlar. Bu yüzden de yasama organı olarak değil, korunma organı olarak çalışmaya başlarlar. Doğal bir reflekstir bu. O halde, aksayan bir sistemdir ve düzeltilmesi gerekir. Bunun düzeltilmesi de tartışılmasından geçer.
İşte bu noktada ipler kopma aşamasına gelir. Kendini korumaya çalışan sistem, birer kanser hücresi gibi gördüğü eleştiri odaklarını yok etmek üzere tedaviye başlar. Tüm hastalıklarla mücadelede olduğu gibi, tedavinin ilk adımı yayılmasını önlemektir. Ardından da kesin sonuç gelir: Yok etme.
Aslında, “düşünce özgürlüğü” diye savunulan şey de kaygan bir zemin üzerinde yürümeye benzer. Tanımı yapılmamış bir slogandır düşünce özgürlüğü. Nasıl yasalar hangi düşüncenin suç olup hangisinin olmadığına karar veremediği için “belirsiz” çıkartılıyorsa, düşünce özgürlüğü de nerede durup nerede hareket edeceğini bilmeyen bir düşünce akışının ortaya çıkmasıdır. Ancak, yine de tehlike oluşturmaz. Hakaret içerse bile tehlike oluşturmaz. Bu yüzden “hakaret”ten yola çıkarak kimi yazılara, sanat eserlerine veya konuşmalara kovuşturma açmak iki bilinmeyenli denklemi çözmeye benzer. Elinizde denklemi çözmeye yetecek bilgiler verilmemiştir ve ortada iki bilinmeyen vardır.
Kötünün iyisinden yola çıkarak, iyiyi asla eleştirmemek üzerine kurulu bu tür sistemlerde, ne sanat filizlenebilir, ne kültür erezyonu aşılabilir. Şablonlar içerisinde bocalayan bir kültür açmazında, sınırları aşmaya çalışanlar hep olacaktır. Bunlar doğru mu değil mi diye tartışmak ise, başka bir gözdağı vermekle sonuçlanacaktır.
Herkes, son günlerin flaş ismi Elif Şafak kadar şanslı değildir kuşkusuz, ama yine onun sayesinde insanlar, aynı “suçtan” yargılanan yüzlerce insan olduğunu da öğrenmiş durumdadır.
Sonuçta, düşünce özgürlüğü kavramının sınırları, toplumun kültürünün sınırlarıyla çakışıktır. Satranç tahtası örneğinde olduğu gibi, oyun sonuna doğru öylesine bir beyin savaşı söz konusudur ki, taşların nasıl hareket ettiğini bilmekten öte satrançla ilgisi olmayan ve hatta sıradan bir oyuncu için, oyunun en “zevkli” anında karşı tarafın neden terk ettiğini anlamak neredeyse imkansızdır.
Bu yüzden Dostoyevski ile Çernişevski’nin düşünce bazında kavgası çok önemlidir. Ya da Sartre ile Camus’nün aşk itişmeleri…
Değilse, doğrudan sataşmaya giren ve kaba gerçeği kullanan eserlerle uğraşan toplum, aynı düzeyde kalacaktır. Onu ne 301 ne de benzeri diğer yasa maddeleri engelleyebilir. Tek engelleyecek şey, bilinçli bir toplumun eseri, alıcısını yıllardır bekleyen atölye duvarına asılı bir resim veya daha sayfaları açılmamış tozlu raflardaki bir kitap haline dönüştürmesidir. Yazarını veya çizerini içeri atmak değil.
Bunun için daha çok ama pek çok zamana ihtiyaç var gibi görünüyor.

2 Ekim-13 Ekim
Murat Yetkin [ RADİKAL]
Fransız parlamentosundaki Ermeni soykırımı yasa tasarısı, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni gerginlik kaynağı
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün AK Parti Meclis grubundaki konuşması, Fransız parlamentosuna sunulan ve 'Ermeni soykırımını inkârı' hapislik suç sayan yasa tasarısının Ankara'yı ne denli kızdırdığını gösteriyordu. Yalnızca Ankara'yı değil elbette. Fransız Sosyalist Partisi'nin
verdiği bu yasa tasarısına, gerek Fransız, gerekse AB üyesi diğer ülke politikacılarından ve AB yönetiminden de tepkiler geldi. AB Komisyonu, Türkiye'de ifade özgürtlüğü önündeki sınırların kaldırılmasını, örneğin 'Türklüğe hakaretin' suç konusu olmaktan çıkarılmasını (Türkiye'deki demokratlar gibi) savunurken, Fransa'da atılan bu adım kabul edilemezdi.
Fransa'nın, 1915'te Ermenilere soykırım yapılmamıştır demeyi ceza maddesi haline getirmesi, yalnızca Türk hükümetinin de başında sıkıntı olan yeni bir ifade özgürlüğü tartışması ve bir çifte standart başlatmıyor. Aynı zamanda bu tartışmalı konuyu (belki İran yönetimi dışında) tartışma götürmeyen Nazilerin Yahudilere yönelik soykırım girişimiyle karşılaştırıp, holokost felaketini sulandırdığı için de insan hakları açısından sakıncalar taşıyor.
Üstelik Mayıs 2007'de Fransa cumhurbaşkanlığı seçiminde Jacques Chirac'ın yerine talip olan UMP lideri (ve Fransa İçişleri Bakanı) Nicholas Sarkozy'nin, Erdoğan'a telefon açıp, 'Sen Ceza Yasası'nı değiştirip, Ermenistan'la sınırı açarsan, ben de bu yasa tasarısını engellerim' türünden bir pazarlık içine girmesi, Ankara'daki eleştirilerin 'Ahlaksızlık' suçlamalarına tırmanmasına neden oldu.
Güncel siyasi hedefler için değiştirilebilecek bir yasa tasarısının bütün bir ulusu, soykırım gibi aşağılık bir suçlamaya tabi tutmasına nasıl razı gelebilecek Fransa'nın akil adamları?
Bu, Fransa'nın öncü ülkelerinden biri olduğu Avrupa Birliği açısından nasıl bir standart oluşturacak?
İktidarı ve muhalefetiyle Fransız parlamentosu aslında böylece uygarlıklar çatışması alanında da gelecek kuşakları bağlayacak şekilde ateşle oynamıyor mu?
Fransız parlamentosu 12 Ekim'de, yani yarın bu yasa tasarısını gündemine alıyor.
Tasarı kabul edilirse, Senato ve Cumhurbaşkanı onayı süreci var.
13 Ekim'de ise Türkiye'nin AB ile müktesebat taraması süreci birinci yılında tamamlanmış olacak.
Türkiye'nin AB Müzakerecisi ve Hazine Bakanı Ali Babacan, dün Başbakan'ın Fransa'yı topa tutmasından bir saat kadar önce, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) tarafından düzenlenen 'Stratejik Öngörü: 2023' başlıklı toplantıda bu konularda bilgi veriyordu. (ASAM'ın Cumhuriyet'in 100'üncü kuruluşuna hazırlık olarak düzenlediği bu toplantılar dizisi pazartesi başladı ve hafta boyunca devam edecek. AB ilişkilerinden enerjiye, güvenlikten ticarete dek pek çok konunun ele alındığı kapsamlı bir çalışma oluyor.)
Babacan, AB ile toplam 100 bin sayfayı bulan müktesebat taramasının binlerce uzmanın yoğun mesaisiyle çok kısa bir zamanda tamamlanmış olduğuna dikkat çekerek, "İş sadece teknik çalışma olsaydı, AB ile uyumu 3-4 yılda sağlayabilirdik" dedi. Ama AB ile (Kıbrıs başta olmak üzere)
siyasi sorunlar ciddi pürüz oluşturuyor.
Babacan, "Türkiye'nin üyeliği AB'ye 28'inci, ya da 29'uncu üye almakla sınırlı değildir. Yıllarca medeniyetler çatışmasının önü kesilmeye çalışıldı. Ancak son gelişmeler bunu teşvik edecek nitelikte" dedi. Sonra, Danimarka'daki karikatür krizini ve Fransa'daki yasa tasarısını, yalnızca Türkiye-AB ilişkilerini değil, medeniyetler çatışması ihtimalini de olumsuz etkileyecek örnekler arasında saydı. Yani Fransa parlamentosundaki yasa tasarısı, AB ile ilişkilerde de yeni bir gerilim kaynağı idi. Babacan'a göre, "Türkiye, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olduğu bir ülkede, laikliğin ve demokrasinin işleyebileceğinin kanıtı oldu. Türkiye'nin AB üyeliği, hoşgörüsüzlüğe verilecek en büyük yanıttır".
Babacan dünkü konuşmasında iki kez bu 'laiklik' vurgusunu yaptı. Bakanın bütün konuşmalarını izlediğimi söyleyemem, ama böylesi bir vurgu ilk kez dikkatimi çekiyordu.
Büroya dönünce, Babacan'ın konuşma metnini istedim. Yazılı metinde 'laiklik' vurgusu yoktu. Demek ki Babacan, metin yazarlarının vurgulamadığı bu tanımı, konuşması sırasında eklemek ihtiyacını hissetmişti.
AB parantezinde içeride ve dışarıda sürmekte olan tartışmalar, sinirleri gerse de olumlu amaçlara da hizmet ediyor. Tartışma yoluyla,
asgari müşterekler genişliyor belki de. Her musibette bir hayır var diye boşuna denmemiş.

Peçe tartışmasının üzeri örtülmesin
Martin Kettle [ THE GUARDIAN]
Peçe tartışmasının üzeri örtülmesin
Straw'un ayrımcılık simgesi olduğu için Müslüman kadınlardan peçelerini açmalarını istemesi mantıklıydı. Kadınların bunu reddetme hakkı var ama konunun ölçülü bir tartışmaya açılmasında da sakınca görülmemeli
Jack Straw'un Müslüman kadınların peçe takmaması yönündeki talebi hakkında ne düşünürseniz düşünün, en azından bir noktada haklı olduğu çok açık. Eski Britanya İçişleri Bakanı Straw'un bu hafta Lancashire Telegraph gazetesindeki makalesinde dile getirildiği üzere ortada bir sorun var. Arzu edilen de bunun üstünü 'örtmek' yerine kamuoyu önünde tartışılmasıdır.
Şüphesiz Straw yaptığının farkındaydı. Pek az siyasetçi kamuoyu önündeki beyanlarında onun kadar dikkatli davranır. Dışişleri bakanlığı da yapan, İran ve Irak mevzularında hünerli biçimde kendini başbakanlığın tavrından ayrıştıran Straw, İslam konusunda gaf yapacak biri değil, hele ki seçim bölgesi Blackburn'de seçmenlerin yüzde 26'sının Müslüman olduğu düşünülürse. Straw İşçi Partisi liderliği için yarışıyor. Oy toplamaya ihtiyacı var.
Vurgulanması gereken bir diğer husus da Straw'un konuyu son derece sorumluluk sahibi bir biçimde gündeme getirmesi. Makaledeki saygılı ve ölçülü tavrı, İslam veya din karşıtı kışkırtmalardan kaçınması dikkat çekiyor. Elbette Straw siyaseten zorlu ve hassas bir konuyu irdeliyor. Ama bunu o kadar dikkatli ve bağnaz olmayan ifadelerle yapıyor ki, iki yıl önce Fransa'da yapılan türban tartışmasıyla tamamen ters bir tavır sergiliyor.
Tahmin edilebilir şekilde, Straw'un ölçülü ve temkinli açıklamalarının tersine bazı ilk tepkiler aşırıydı. Hükümetin tüm Müslümanları düşman bellemesini isteyen sağcılar ve tüm Müslümanları düşman bellediğini iddia eden solcular fırsatı hep yaptıkları gibi kutuplaşma ve kışkırtma için kullandı.
Straw'un görüşlerinde bu kadar şoke edici ve saldırgan olan neydi peki? Straw seçmenlerine özgür bir ülkede yaşadıklarını ve peçe takmaya karşı bir yasa bulunmadığını söylüyordu ki, bu doğru. Sonra, bir seçmenle veya herhangi biriyle bir araya gelmenin yüz yüze temas sayesinde anlam ifade ettiğini ekliyordu. Bu da doğru. Bu yüzden de kadınların peçelerini kaldırmasını istiyordu. Bu, doğru ya da yanlış olabilir fakat mantıklı bir talep, mantıklı bir şekilde ifade ediliyor ve kadınlar bunu kabul veya reddetmekte özgür. Konuyu gündeme getirmek için daha uygun bir yöntem düşünemiyorum.
Pek tabii ki, burada daha genel bir konu mevzubahis. Straw da buna değiniyor: Peçenin açık bir ayrılık ve mesafenin ifadesi olduğunu belirtiyor. Peçe, takanla diğer insanları birbirinden ayırıyor. Peçeyi arkasındaki insanı dış dünyadan ayıran bir bariyer olarak görmemek imkânsız. Kendini koruma yolu mu yoksa bir ayrılıkçılık mı olduğunu söylemek zor. Çoğumuz belki de yanlış bir biçimde ayrılıkçılık durumunun geçerliliğinden korkuyoruz, her ne kadar peçe modern Britanya'da bu şekilde değerlendirilebilecek tek giyim tarzı olmasa da.
Ancak peçe normal bir başlıktan daha fazla şey ifade ediyor. Sarık, kippa veya beyzbol şapkası gibi sadece dini veya kültürel kimlik ifade eden bir simge değil. Takmayan hakkında da bir şeyler söylüyor. 'Sizinle münasebette bulunmak istemiyorum' diyor ya da öyle diyor gibi görünüyor. Bazı noktalarda bir karşı çıkış var. Karşı çıkış ifadesi bazı mensuplarının entegrasyon isteği tartışılan İslami kültürlerden geldiğine göre, bununla mücadele edilmesi de şaşırtıcı değil. Fakat, bu ülkede Müslümanların giyimine dair tartışmalar dostça olmaktan çıkıyor, tıpkı Straw'unkinin başına geldiği gibi. Ancak zıtlaşma kural değil. Müslümanların diğer duyarlılıklarına ilişkin ateşli tartışmalar yaşanırken peçenin daha saldırgan duygular için tetikleyici olabileceği yönünde tehlike bulunduğunu anlamalıyız. Müslümanların bu ortamda 'Bizi rahat bırakın' deme hakkı var.
Ancak Müslüman olmayanların da rahatlama talep etme hakkı var. Bizimki gibi bir toplumda, kendini ayırmanın peçe kadar güncel bir örneği yok. Herkesin her istediğini giyebileceğini söylemek yetmez, herkesin kendi işine kendisinin bakacağını söylemenin yetmeyeceği gibi. Fakat iki tarafta da fazla aşırı tepki veren, gözboyayıcı tavırlara girişenler var.
Örneğin, feminist bir tavrı ifade etmek için peçe takan bir kadınla konuşana dek, kadınların peçelerini sadece Doğulu erkek egemenliğinin baskıcı bir sembolü olarak değerlendirmeyin. Ayrıca tamamen kapanmanın Kuran'ın buyruğu olduğu görüşüne de kapılmayın. Görünüşe göre Kuran'da böyle ifadeler yok. Aksine Aziz Paul'ün Korintlilere ilk mektubunda, 'Tanrı'nın aksi olduğu için' erkeğin başını örtmemesi ama erkeğin aksinden yaratıldığı için kadının örtmesi gerektiğini belirten ifadeler var.
İki taraf da tevazu göstermeli. Müslümanlar peçeye dair mantıklı itirazları dinlemeli. Müslüman olmayanlar da Müslümanların Batılı kendini beğenmişlik ve şehvet düşkünlüğü hakkındaki endişelerine özeleştirel biçimde kulak vermeli. Tüm kamusal şahsiyetlerin görevi, iki taraftaki kültürel ve dini kibirle savaşmak; zira bu tavır giderek artan biçimde çoğunluğun iyi niyet ve hoşgörüsünü boğma tehdidi yaratıyor. (7 Ekim 2006)

İrtica, 'aşırılık' ve sosyal dokuda bozulma tehdidi
İsmet Berkan [ RADİKAL]
İrtica dendiğinde ne anlamalıyız? Cevap belli: Türkiye'yi din kurallarıyla yönetmek isteyen siyasi akımı anlamalıyız.
Peki böyle bir siyasi akım var mı Türkiye'de? Anayasa Mahkemesi'nin geçmiş kararlarına bakacak olursanız, evet var.
Zamanında Nizam Partisi'ni, ardından Refah Partisi'ni ve son olarak da Fazilet Partisi'ni kapatan Anayasa Mahkemesi kararlarının temeli, bu siyasi partilerin 'laiklik karşıtı' olmalarıydı.
Hoş, bugün yeni Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu kuralları gereği parti kapatmak eskisi kadar kolay değil ama Anayasa Mahkemesi'nin bu üç kapatma kararında yaptığı tespitler de öyle kolay hazmedilir cinsten değildi.
Peki bugün iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi için 'laiklik karşıtı parti' denebilir mi? Ben bugüne kadarki tecrübem ışığında bunu diyemem, demem. Sadece ben değil, ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi bile bu cümleyi söylemiyor, onun yerine 'Laikliği aşındırıyor' diyor AKP için.
AKP'nin laikliği aşındırıp aşındırmadığı biraz sizin nerede durduğunuza, laiklikten ne anladığınıza göre değişen göreli bir şey ama bu iktidarın en azından dini hassasiyetleri artırmaya çalıştığına, iktidar partisine bağlı belediyelerin zaman zaman açıkça, çoğu zaman da alttan alta gündelik hayatta dini referansları artırmaya çalıştığına tanık olduk, daha da olacağız anlaşılan.
Din hassas bir konu.
Diyelim okul kitabına abdest almanın kan dolaşımını hızlandırdığı, bu yolla da kandaki alyuvar sayısını artırdığına ilişkin bir zırvalığı eklediniz. Birisi çıkıp bunun bilim dışı bir zırva olduğunu söylediğinde, iktidar mensupları hemen alınganlık gösterebiliyor, "Abdesti övmenin nesi kötü"den başlayıp, "Bunlar abdeste karşı"ya kadar konuyla gerçekte ilgisi olmayan argümanlara sığınabiliyor. Veya bir belediyenin peygamberin hayatıyla ilgili kitaba birtakım hurafeler eklemesini eleştirip sergilediğinizde, "Bunlar peygambere karşı" denebiliyor hemen.
Oysa kimsenin peygambere veya abdeste karşı olduğu falan yok. Tam tersine, abdesti ve peygamberi hurafelerden, yalanlardan kurtarmaya çalışıyor eleştirenler.
Ama bu verdiğim iki basit (ve güncel) örnekte de anlatmaya çalıştığım gibi, bu konuları akıl sınırları içinde tartışmaya imkân yok. Birileri, dini savunmanın kendi tekellerinde olduğu izlenimini yayıyor ve her türlü eleştirel cümle 'din karşıtlığı' gibi takdim ediliyor.
İşte, 'laikliği aşındırmak' aslında tam da bu. Dinle, dinin sosyal hayat içindeki rolüyle ilgili konuların akıl ve edep sınırları içinde tartışılmasına izin vermemek yani...
İktidar partisi ve yandaşı çevrelerin bu ruh halinden bir an önce çıkmasında, karşı saldırıya geçmezden önce eleştirenlerin tam ne dediğini anlamaya çalışmasında yarar var. Bakın son abdest tartışmasına... Başbakan çıktı hemen savunma refleksiyle, 'Ne var abdesti övmekte' dedi. Oysa kimsenin abdesti eleştirdiği yoktu ki, tam tersine abdesti yalandan ve hurafeden kurtarmaya çalışıyordu okul kitabını eleştirenler.
Bu toplumda Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar yaşamıyor. Toplumun neredeyse yüzde 99'u Müslüman Türkiye'de. Dolayısıyla aslında din temelli bir baskı kurma-baskıya direnme çatışmasının yaşanmaması gerekiyor. Ama maalesef bu çatışma var. Çatışma, aslında 'dinini benim uyguladığım gibi yaşayacaksın' diyenlerle 'Hayır ben dinimi kendi bildiğim gibi yaşamak istiyorum' diyenler arasında.
Bu çatışmadan siyaset çıkarmak veya siyaseti çatışmadaki temel argümanlar üzerine kurmak gerçekte kimseye bir şey kazandırmaz ama maalesef Türkiye'nin sosyal dokusuna geri dönüşü olmayan hasarlar verebilir ve belki bu hasarın önemli bir bölümü verildi bile.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın dindeki aşırılıklarla ilgili söyledikleri güzel ve önemli ama daha önemlisi hukukla, suçla, cezayla ilgisi olmayan söylemeye çalıştığım 'doku bozulması.' Başbakan bu konuyu da düşünse fena olmaz.

Fransa, AKP ve ABD, hukuka ne kadar saygılı?
Meral TAMER [ Milliyet ]
Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin açılmasının 1. yıldönümü nedeniyle TÜSİAD'ın geçen hafta 3 AB başkentinde düzenlediği seminerlerin gerek Paris, gerekse Berlin ayağında, günümüz dünyasında hukukun üstünlüğünden söz etmenin imkânsız hale geldiğini düşündüm.
Paris'te seminer sabahı daha yataktan kalktığımızda, Ermeni soykırımıyla ilgili yasa tasarısının 12 ekimde parlamentoda oylanacağını öğrendik. Fikir özgürlüğünün beşiği Fransa'da siyasetçiler, yaklaşan seçimlerde oylarını arttırabilmek amacıyla, yani iç politik nedenlerle özgürlükleri kısıtlayabiliyor!
Ertesi gün Berlin'deki seminerde, yılların alın terini İslami holdinglere kaptıran gurbetçilerimiz, Adalet Bakanı Cemil Çiçek'i korsan gösteriyle protesto ederlerken, yine hukukun üstünlüğünü düşündüm: Bakan Çiçek'in bile "dolandırıcı" dediği İslami holdinglerin, gurbetçilerimizden topladıkları paraların bir bölümü, acaba AKP'nin kuruluşunda ve iktidara yürüyüşünde mi harcandı?
Yeşil sermaye mağdurları, Avrupa mahkemelerinde açtıkları davaları kazanırken, Türkiye'de açılmış davaları yıllardır sürüncemede bırakan gizli eller mi var? AKP, vefa borcunu ödüyor olabilir mi?
ABD'de hukuk skandalı
Türkiye'ye döndüğümde masamda yığılmış kitaplar arasında Haluk Şahin'in "Elektronik Prangalı Kadın"ı gözüme takıldı. Radikal'deki yazılarını her zaman ilgiyle okuduğum Şahin, bu son kitabında Amerika'daki hukuk üstünlüğünü ayaklar altına alan bir skandalı anlatıyordu:
· Fügen Gülertekin'i kimler nasıl mahkûm ettirdi?
· Bu adalet skandalında kimlerin parmağı vardı?
· Fügen Gülertekin, kimin işlediği suçun kefaretini çekmek zorunda kaldı?
· Başkalarına adalet öğütleri veren Amerika'da, böyle bir hukuk skandalı nasıl yaşanabildi?
Şahin'in yazılarını takip edenler hatırlayacaklardır. Fügen Gülertekin, Ohio eyaletinin Colombus kentinde yaşayan, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu, 2 çocuk, 1 torun sahibi bir Türk kadını! Ohio State Üniversitesi'nden bebek bakımı konusunda da masterli.
Baktığı hasta bir bebeği kurtarmaya çalışırken 'onu sarstığı' suçlamasıyla 8 yıldır hapiste. Yaraladığı iddia edilen bebek ise şu anda 10 yaşında ve normal bir çocuk.
Hukuk mu, guguk mu?
Sırf ırkçı ve yabancı düşmanı seçmenlerin oylarını almak ve eyaletin güçlülerini memnun etmek için akıl almaz bir cezaya çarptırılan Gülertekin'in mahkûmiyeti bugünlerde sona eriyor.
Onu mahkûm eden kadın yargıç görevden alındı ve Reader's Digest dergisince Amerika'nın en kötü yargıcı seçildi. Onu mahkûm ettirmek için kampanya başlatan kadın gazeteci mesleğini bırakmak zorunda kaldı. Onun dilekçelerini görmezden gelen Cumhuriyetçi Vali Robert Taft Amerika'nın en çok nefret edilen valisi durumunda. Adı 50 milyon dolarlık yolsuzluğa karışan Taft'ın siyasi kariyeri sona erdi.
Diyeceksiniz ki "Hukuk mu, guguk mu" tabiri belki 50 yıl önce dilimize yerleşmiş. Sen şimdi mi fark ediyorsun?
Tabii ki hayır. Sadece bir kez daha telâffuz etme gereğini duyuyorum.
mtamer@milliyet.com.tr

Yapanın yaptığı yanına kalıyor
Nail GÜRELİ [ MİLLİYET]
Gazetecilikte "fikri takip" diye bir kural var. Bir haberin, bir olayın kesin sonucuna varılıncaya kadar izlenmesi anlamına geliyor. Günümüzde okurlar en az gazeteciler kadar takipçi.
Örneğin, Büyük Kulüp'ün Caddebostan sahilinde kamu malı denizi işgal ederek yaptırdığı beton tesisi bu köşede ele almıştık. Büyükşehir Belediyesi İmar Müdürlüğü'nün, bu yerin Kadıköy Belediye Başkanlığı tarafından 14 Ağustos 2006'da yıkımının yapılacağını bildirdiğini aktarmıştık. Bu konuda okurlardan gelen mesajlardan bazılarını sizlerle paylaşmıştık.
Bakın, gelen son mesajlardan birinde, Orhangazi'den Murat Akdağ ne diyor:
"Hukuk kurallarının, devletin yaptırım gücünün işlemediği o kadar çok konu var ki... Bir örnek de benden: Bursa'da Cargill nişasta fabrikası... Açılışı mahkeme kararına rağmen, ABD Büyükelçisi tarafından gerçekleştirildi.
Bir de küçük rica: Bunun gibi, mahkeme kararına rağmen yürümeyen konuların en azından 3-5 adedini yazınızın altına not düşseniz ve yanına çözülemeyişinin günlerini girseniz, hem insanların hafızasından silinmez, hem de ola ki çözülürse, kaçıncı yazınızdan sonra çözüldüğü görülür."
Biz vaktiyle, bu yöntemi iki kez denemiştik. Uğur Mumcu'nun öldürülüşünden sonra ve Tansu Çiller'in Amerika'daki mallarının yurda getirilmesi söz konusu edildiğinde aylarca gün saymıştık. İkisi de çözülemedi.
Hukuktan umudunu kesmeyen okurumuz Murat Akdağ'ın önerisine uyarak, Büyük Kulüp için bugün itibariyle gün saymış olalım: İzinsiz yapıldığı İstanbul Liman Başkanlığı'nca saptanan ve Büyükşehir Belediyesi'nce "Kadıköy Belediyesi tarafından 14.08.2006 tarihinde yıkımının yapılacağı" bildirilen tesise, 58 gündür dokunulamadı.
Görülüyor ki, dokunulmazlık, yalnızca milletvekillerine özgü değil! Ayrıca, denizi hortumlamaya kılıf uydurmak için mevzuat değişikliği yollarının denendiği ve bu yüzden yıkımın geciktirildiği kuşkusunu yineleyelim.
Nazilli'den okurumuz Muzaffer Kılıç'ın saptaması ise şöyle:
"Türkiye'nin bir hukuk devleti olması gerekirken, hukuk sırtı kalınlara uygulanamamakta, yasalar bu talana ve tahribata engel olamamaktadır. Yapanın yaptığı yanına kâr kalmaktadır."
En tehlikeli tahribat ise, hukuka güvenin böylesine sarsılması değil midir?
Bir şiir
Dizelerimiz Mehmet Kıyat'tan (Köyde Kaldı Cumhuriyet, doku yayınları, 2006):
"Kucak dolusu özlem/ ve gülüşünle/ Sabahı soymak/ oturmak güzelliğin başına/ Sözcüklerini sererek önümüze/ Bastırılmış umutlar/ ve çıkmaz sokaklarda/ Bir bilge gibi/ güneşini sulamak geleceğin"

Reytingi düşük 301 davası
Nazım ALPMAN
nazim@internethaber.com


Türkiye’yi “yüceltme alanı” olarak tarihe geçecek Şişli Adliye binasının önünde son derece özenli biçimde güvenlik önlemleri alınmış.

Karakol polisleri, siyasi şube elemanları, çevik kuvvet birimleri, kadın ve erkek robokop giysili memurlar, siyah giysili özel tim birlikleri gayet güzel şekilde konuşlanmışlar. Hepsi tam teçhizatlı. Bellerinde doğal olarak beylik tabancaları, ellerinde uzun namlulu silahlar, kalkanlar, biber gazı tüpleri, göz yaşartıcı bomba atmaya yarayan kalın namlulu özel tüfekler…

Orhan Pamuk’un yargılanması sırasında Şişli’de olması gerekip de Adliye önünde bulunmayan ne kadar polis birimi varsa, hepsi orada.

Üstelik Kemal Kerinçsiz de yok. Bu kez “Cumhuriyet’in aşağılanması”na ilgi göstermemiş.

Evrensel Gazetesi’nin Sahibi Ahmet Sami Belek ile Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Şahin Bayar, Türk Ceza Kanunu’nun yeni ünlü maddesi 301’den yargılanıyorlar.

Evrensel gazetesi bir siyasi hareketin çok yakınında bulunuyor. Emeğin Partisi’nin (EMEP) yarı resmi yayın organı olarak kabul edilebilir.

Yani Pamuk gibi “tek başını” değil…

Mahkeme çıkışında eğer “yumurta” atmaya teşebbüs eden militan bir kabalık olursa, EMEP’liler yargılananları koruyabilirler. Hatta isterlerse onları anında “omlet haline” getirebilecek bir kitleyi Şişli’ye yığabilirler.

Belki de polis bu nedenle önlemlerini bu kadar abartmış.

Evrensel Gazetesi’ni TCK’nun 301. maddesinden yargı önüne çıkartan üç olay ise şöyle:

1) 18 Kasım 2005 tarihi Evrensel’de Demokratik Toplum Partisi Eş Başkanı Aysel Tuğluk “Susurluk çözülseydi, Şemdinli olmazdı” diyor. Bu bir basın açıklaması. Savcı, söz konusu haberi “Cumhuriyet’in aşağılanması” olarak görüp dava açıyor.

2) 20 Ekim 2005’te sendikalar ortak basın açıklaması yapıyorlar. Evrensel de bunu haber haline getirip yayınlıyor. Haberin içinde göstericilerin “Susurluk Şemdinli işte çete devleti” şeklinde slogan attıkları da belirtiliyor. Bu sloganın atıldığını belirten haber de “Cumhuriyet’in aşağılanması” olarak kabul edilip bir dava daha açılıyor.

3) 25 Ekim 2005 günü de Beyazıt’ta gösteri yapan öğrencilerin eylemi gazetede “Şemdinli’nin üstü kapatılmasın” başlığıyla haberleştiriliyor. Bu haber de iddia makamına göre “Cumhuriyet’in aşağılanması” oluyor. Bir başka 301 davası da bu haberle ilgili olarak açılıyor.

Bu davaların açılması iyi mi oluyor, kötü mü?

Kararı siz verin.


Asker-Sivil diyaloğu
İsmail Küçükkaya [AKSAM]
ismail.kucukkaya@aksam.com.tr

Sivil ve asker iktidarın 'tarihsel misyonu'nu anlayabilirsek, bugünü ve '2007 kehanetlerini' daha iyi yorumlayabiliriz.

İrtica ve bölücülük tartışmalarını, komutanların son açıklamalarını ve Başbakan'ın yaklaşımını, 'Türkiye'nin kendine özgü toplum ve devlet yapısı' ışığında değerlendirmek gerekiyor.

Türkiye bu anlamda yeryüzünde 'biricik' örnektir. Batı veya doğudaki hiçbir örnek Türkiye'ye benzetilemez.

Bu tezi işlemeye çalıştığım son yazıma iki taraftan farklı tepkiler geldi.

'Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tarihi misyonu Avrupa Birliği yanlısı olmaktır, aksini düşünenler yanılıyor' görüşüme de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'deki tarihi misyonuna ve 'büyük devlet adamlığının yolu Cumhurbaşkanlığından değil, 2007'yi istikrarlı ve huzurlu tamamlayabilmekten geçer' tespitime de değişik yorumlar yapıldı.

Anlatmaya çalışıyorum ki, devlet, 'aynı zamanda farklı refleksleri' içinde barındırabilir. Bunlar birbirine karşıtmış gibi görünse de öyle olmayabilir. Bazen bir konuda savunmadasınızdır, başka bir alanda hücumda, bazen istikrar arıyorsunuzdur, kimi zaman da kontrollü bir gerginlik işinize gelebilir.

Aslında burada bir süredir işlemeye çalıştığım 'Başbakan Erdoğan'ın sistemle uzlaşma' tezine yeni bir halka eklemektir. Ben, Erdoğan'ın, 'bu coğrafyaya, bu kültüre ve bu geleneğe ait olan kendimize özgü devlet yapımızı gördüğünü ve onunla uzlaşmaya çalıştığını' düşünüyorum. Bunun da desteklenmesi gerektiğine inanıyorum.

Evet, asker elbette AB'yi ister...

Bugünün Türkiyesi'nde hem demokrasiye sahip çıkma hem laikliğe sadakat hem AB hedefine bağlılık hem üniter yapının korunması aynı anda ve iç içe politikalar olarak yürütülebiliyor. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin politikası bence bu çerçevede şekillenmiş durumda. Elbette asker Avrupa Birliği'ni ister, hükümet de öyle. Bunu yaparken, 'reformlar olsun ama ülkemize irtica gelmesin. AB düzenlemelerini yapalım ama memleketimizin üniter yapısı korunsun' anlayışı hakimdir. Bu endişeleri de anlamak lazımdır. 'Devlete ve rejime dair bir gündem' bunun için oluşmaya başladı. Askerin konuşmasını herkes 'olağan ve normal' karşılamak durumundadır. Önemli olan asker-sivil arasında iletişim ve ifade kanallarının açık tutulmasıdır.

Toplumsal veya kurumsal dönüşümler tek yanlı değildir. Herkes, kendi dönüşürken karşısındakini de belli ölçüde etkiler ve dönüştürür. En sonunda bir uzlaşma yolu, yeni bir zihniyet yapısı kurulur.

Burada AK Parti liderliğinin görmesi gereken, 'toplumsal talebin' ne yönde olduğudur. AK Parti'yi iktidara taşıyan talep işsizlik ve yoksulluğa karşı sosyal politikalara duyulan ihtiyaçtır. Seçimlere bir yıl kala üretilmesi gereken çözüm buralarda yatıyor. AK Parti'yi işbaşına getiren 'siyasal bir tercih' değil, 'sosyal bir tercihtir.' Öte yandan AK Parti'nin siyasal ve toplumsal anlamını iyi görmek gerekir. 11 Ekim 2006 Türkiyesi ile

3 Kasım 2002 Türkiyesi arasındaki farkları unutamayız. Ne 'sadece iyiye iltimas geçebiliriz' ne de 'sadece kötüye gözümüzü kapatabiliriz.' Neyse o.

Bugün gerginlik ya da çatışmadan ziyade uzlaşmaya, gerçek barışa ve dayanışmaya ihtiyaç var. Ankara'da olup biten tam da budur. Ülkemiz, 'eşsiz, benzersiz' bir deneyim yaşıyor. Başarırsak yolumuz açıktır. Çok açık.

Basinda Yargi Haberleri...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

Derleme : Metin OZDERIN

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com